NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
BATI'YA KARŞI :

BATI’YA KARŞI ETKİLİ GÜÇ: TASAVVUF
 
 

Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr*


Tasavvuf İslâm’ın kalbinde yatar; onun deruni boyutudur. O Allah’ın yaktığı bir lamba gibidir, Müslümanlardan sayısız ruhu ve çok sayıda nesli ışığıyla aydınlatan ve kıyamete kadar da aydınlatacak olan bir lamba. İslâm tarihi boyunca her döneme uygun olmuş ve gelecekte de böyle olmaya devam edecek.

Yine de, günümüz açısından bakıldığında, İslâm dünyasının ve aynı zamanda daha genel bir çerçevede bir bütün olarak insanlığın karşı karşıya kaldığı problemler ışığında onun rolü bazı açılardan özellikle önemli hale gelmektedir. 13./19. yüzyıldan bu yana reformcu ve modernist olarak adlandırılanlardan pek çoğunun İslam toplumunda tasavvufu tahrip etmeye veya zayıflatmaya çalışmış olmaları İslâm dünyası açısından ne kadar dar bakışlı ve talihsiz bir olgudur. Yine de, çok şükür ki tam olarak başarılı olamamışlardır, zira Allah’ın aydınlattığı bir lamba insan tarafından söndürülemez.

Her şeyden önce İslâm, diğer dinler gibi laiklik, modernizm ve şimdi de post-modernizmin bozucu saldırıları ile karşı karşıya kalmıştır. İslâm açısından ancak Sufi hikmeti bu meydan okumanın derin köklerine ulaşıp -sadece duygusal değil- kapsamlı bir entelektüel ve manevi bir derinlik sağlayabilmiştir. Elbette ki siyasi, ekonomik ve askeri unsurlar da bulunmakla birlikte, Batı’nın İslâm dünyası karşısındaki meydan okuması temelde entelektüel düzeydedir, fakat bu meydan okuma felsefi ve ideolojik unsurlar tarafından yönlendirilmeyen Moğol İstilası’ndaki meydan okuma gibi değildir. Artık bu meydan okumaya karşı, yalnızca İslâm’ın etkilediği Sufi metafiziği ile düşüncesi, sadece fideist bir tavırla değil, aynı zamanda entelektüel açıdan da gerçek İslâmi cevabı sağlayabilir.

Tasavvufun gücünü keşfetmek

Öyleyse, Hıristiyan teolojisi ve hayatı üzerinde büyük bir yıkıma yol açmış olan ve aynı olumsuz etkiyi Batı’da görülenden daha farklı bir tarzda da olsa diğer dinler üzerinde de gösteren modern bilim ile bilimselci dünya görüşünün meydan okuması ortadadır. Tekrarlamak gerekirse, bu temel meydan okumaya karşı ancak geçen yüzyıl boyunca çoğu Müslüman düşünürün göz ardı ettiği sufi metafiziği ve kozmolojisi en derin İslâmi karşılığı sağlayabilir. Bu mesele ile yakından ilgili olan; fakat Müslümanlar açısından yakın zamana kadar vurdumduymaz kalınan bir husus insan varlığını tehdit eden çevre krizidir. Elbette ki tabiata nasıl muamele edileceği konusundaki şer’î kanunlar önemlidir, fakat daha da önemlisi tabiatın kutsal oluşunun ve yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak insanın Allah’ın yarattıklarını koruma sorumluluğunun yeniden teyit edilmesidir. İslâm tarihi boyunca Kur’an’ın tabiat öğretisini hiçbir grup Sufiler kadar tefsir edememiştir ve bu izahın yapıldığı metinler arasında Arapça, Farsça, Türkçe ve diğer dillerdeki en güzel şiirlerden bazıları da bulunmaktadır. İslami açıdan tabiatın manevi öneminin ve insanın manevi hayatındaki rolünün çağdaş bir dilde yeniden formüle edilmesi ancak Sufi öğretilerine dayanılarak mümkün olabilir.

Dinin alanına dönecek olursak, bütün dinler açısından en ciddi meydan okumanın, kişinin kendi dininden başka dinlerin bulunması veya dini çoğulculuk olarak adlandırılan şey olduğunda pek kuşku yoktur. İslam tarihi boyunca, tasavvuf Kur’an’daki vahyin evrenselliği öğretisini esas alarak diğer dinlerin tabilerine karşı bir anlayış ve sempati geliştirmiş ve gerçekten de dini çoğulculuğun metafiziğini kapsamlı bir şekilde formüle etmiştir. Pratik düzeyde de ister İspanya ve Fas’ta olsun ister Mısır’da, Osmanlı Türkiye’sinde, İran’da veya Hindistan’da olsun sufiler diğer dinlerin tabilerine nasıl muamele edileceği konusunda bir model geliştirmişlerdir. Günümüzde İslâm dünyası evrensel bakış açısını yeniden ortaya koymak ve tasavvuf geleneğini içine almak konusunda şiddetli bir ihtiyaç içindedir. Gerçekten de tasavvufa karşı yapılan saldırılar İslam düşüncesinin belli başlı akım ve hareketlerinin tasavvufu nahoş bir şekilde dışlamalarına yol açmıştır ki, bu da farklı İslâm hukuk ve kelam ekolleri ile değişik siyasi birimler arasında birliğe son derece fazla ihtiyaç duyulduğu bir durumda ne dış dünyadaki ilişkilerinde ne de kendi içindeki ilişkilerinde İslâm davasına kesinlikle hizmet etmez.

İslâm tarihi boyunca tasavvuf İslâm sanatları ve biliminde olduğu gibi felsefede de merkezi bir rol oynamıştır. Günümüzde İslâm dünyası kendi entelektüel ve estetik mirasını yeniden canlandırma ihtiyacı içindedir ve bu çabada da yine tasavvufun rolü merkezi rol olmaya devam etmektedir. Aynı şekilde, İslâm tarihi boyunca Gazali, Abdülkâdir el-Geylânî ve Ebü’l-Hasan eş-Şâzilî gibi şahsiyetler ile pek çok diğer önder şahsiyetin çalışmalarında ve faaliyetlerinde de görülebileceği gibi, tasavvuf ahlakî uyanışta da önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde, aynı şekilde İslâm toplumunun, özellikle şehir bölgelerindeki pek çok kesiminde ahlaki hayatın yeniden canlandırılmasına büyük ihtiyaç bulunmaktadır. Bu sonucu tasavvuf dışında hangi manevi kuvvet sağlayabilir ki? İlk Arap fetihlerinden sonra İslâm’ın Türkler arasında, Siyahî Afrika’da ve aynı şekilde Hindistan’da, Çin’de ve Güneydoğu Asya’da yayılmasında tasavvuf önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde İslâm, Avrupa’da ve Amerika’da yayılmaktadır ve yine bu süreçte özellikle eğitimli sınıflar arasında tasavvuf önder bir rol oynamaktadır. Tasavvufun aynı zamanda geniş anlamda insanlık için de bir mesajı vardır ve bu mesaj tasavvuf metinlerine İslâm dünyasının dışında hem Batı hem de Doğu’da gösterilen büyük ilgiye bakıldığında daha kolay görülebilecektir. Günümüzde Amerika’da en çok satan şiirin büyük Farîsi Sufi şair ve üstâd Rumi’nin şiirleri olması ne kadar da dikkat çekicidir. Bunlar, tasavvuf öğretisi ve uygulamalarının yaşadığımız zamana büyük bir uygunluk gösterdiğine dair sadece belli başlı bazı örneklerdir. Fakat elbette ki, günümüz açısından tasavvufun en büyük katkısı, onun her zaman olduğu şeydir, yani insanı gaflet uykusundan veya unutkanlıktan uyandırması, hatırlamaya veya zikre yöneltmesi, bize kim olduğumuzu, niçin burada bulunduğumuzu ve nereye gidiyor olmamız gerektiğini hatırlatmasıdır. Allah’a ve onun yaratıklarına olan aşkın, muhabbetin ateşini tutuşturmak ve bizleri O’nun bilgisinin veya uğruna yaratıldığımız şeyin marifetinin ışığı ile aydınlatmak içindir. Tasavvufun rolü bizlere Allah ile olan ezeli ve ebedi ahdimizi, misakımızı hatırlatmak ve elest bezminde Allah’ın bize “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda bizim bütün varlığımızla tasdik ederek verdiğimiz “evet” veya “elbette ki” cevabını bu hayatta tekrar göstermemize imkan sağlamaktır. Tasavvuf onun öğretilerini takip edenlere elest’in gizemlerini öğretmek ve insanın Allah’ın hakimiyetine tam bir teslimiyetle şahadet ettiği aslî tabiatına veya fıtratına, insan olmamız hasebiyle insani varlığımızın derinlerinde taşıdığımız aslî tabiatına dönmesini sağlamak için vardır.


*************************************************************************************************

(*) Seyyid Hüseyin Nasr, 7 Nisan 1933 tarihinde Tahran’da doğdu. Yükseköğrenimini ABD’de Massachusettes Institute of Technology’de fizik dalında yaptı. Harvard Üniversitesi’nde jeoloji ve jeofizik alanında yüksek lisans, bilim tarihi alanında da doktora yaptıktan sonra 1958 yılında İran’a döndü. Bir süre Tahran Üniversitesi’nde felsefe ve bilim tarihi profesörlüğü görevlerinde bulundu. 1962-1965 yılları arasında Harvard’da bilim tarihi dersleri verdi. Doğu ve Batı dillerinde 250 civarında makalesi bulunan Nasr, halen ABD’de George Washington Üniversitesi’nde İslâm araştırmaları profesörü olarak görev yapmaktadır.


 
Geri