NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
OSMANLIDA TASAVVUF

OSMANLILARDA TASAVVUFİ CEREYANLAR
 
 

Osmanlı beyliği kurulurken, Anadolu'daki Ahi, Babaî ve Mevleviler, siyasî, içtimâi ve iktisadî alanda önemli rol oynamışlardır. Bilhassa tarikat mensubu olup “alp–erenler” ismiyle anılan gazilere önem verilmiş ve bunlar için zaviyeler yaptırılmıştır. Osmanlı devletinin temel harcında, Ahîlerin ve Ahî reislerinin katkıları büyük olmuştur.

Osman Gazi'nin zamanında Ahî şeyhlerinden Eskişehir yöresinde “İtburnu” denilen yerde tekkesi bulunan Şeyh Edebalı, o havalinin en ileri gelenlerindendi. Osman Bey, Edebalı'nın kızı Malhun hatunla evlenerek, damadı olmuştur.

Osman Bey'in yanında, çeşitli savaşlara iştirak ettiği rivayet edilen Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad ve emsali babalar, Ahî şeyhlerindendir.

Şeyh Mahmud Gazi, Ahî Şemseddin ve oğlu Ahi Hasan ve sonraları Osmanlılarda kadı, kazasker ve vezir olan Cendereli (Çandarlı) Kara Halil de Ahîlerdendi. Her biri, imparatorluğun büyümesinde mühim rol oynamışlardır.(1)

Ahi'lerin bu nüfuzu XV. yüzyılın ilk yarısında da göze çarpmaktadır. Bu tarikat şeyhinin Edebalı'dan sonra kim olduğu bilinmemekle beraber, bu kuşağın, zamanla I. Murad'a intikal ettiği, O'nun (recep 767/14 Mart 1366) tarihinde bunu Gelibolulu Ahî şeyhlerinden, Ahî Musa'ya verdiği icazetname ve vakfiyede şöyle belirtilmiştir:

“Ahilerimden kuşandığım kuşağı, Ahî Musa'ya kendi elimle kuşadup, Malkara'da Ahî diktim ve bu Ahî Musa veya evlâtlarından kimesneyi ihtiyar edip, akrabalarından ahîlik icazetin virüp, bizden sonra yüzümüze ahî sen ol diyeler ki, bunlar fevt olduktan sonra, şer' üe sabit ve zahir ola.”(2)

Osmanlı topraklarında ilk olarak Nurbahşiyye Tarikatı (Kübreviyye tarikatı şu'besi) Yıldıran Beyazıd'a damat olan Emir Sultan (Emir Buharî) vasıtasıyla Bursa'da kurulmuş, fakat iki nesil sonra kaybolup gitmiştir.    

Bayramiyye Tarikatı, özellikle Şemsiyye (Ak Şemseddin), Melâmiyye (Emir Sikkinî), Celvetiyye (Aziz Mahmud Hüdâî) olarak çeşitli kollara ayrılmış ve geniş bir sahaya yayılmıştır.                        

Ayrıca Irak, Suriye ve Mısır'da yayılan Kâdiriyye ve Rıfâiyye tarikatları başta olmak üzere, diğer bazı tarikatlar de (Halvetiyye, Ekberiyye, Sühreverdiyye, Bedeviyye, Şâzeliyye, Nakşbendiyye), Anadolu ve Rumeli'de faaliyet göstermişlerdir.

XV. yüzyıl ile, XVI. yüzyıl arasında, Osmanlı ülkelerinde, geniş bir sahaya yayılan tarikat, kırktan fazla şubesiyle Halvetiyye tarikatıdır. Mevlânâ Celâleddin Rûmi'ye mensup olan Mevlevîlik, XIV. yüzyılın ilk yarısından itibaren Anadolu'da yayılmaya başlayıp, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan sonra, çeşitli bölgelere yayılmıştır.(3)

Ekberiyye Tarikatı, Davud Kayseri vasıtasıyla Osmanlı ülkelerine girmiştir. Gerek bu zâtın ve gerekse daha sonra Şemseddin Molla Fenari'nin gayretleriyle, geniş bir sahaya yayılmıştır.

Yine XIV. asrın sonlarında, Bistamiyye Tarikatı da, Kayserili Şeyh Hâmid (Hacı Bayram'ın şeyhi) vasıtasıyla Osmanlı topraklarına girmiştir.

Bir ara Bursa'ya gelen Şeyh Hamid’e, Yıldırım Beyazıd hürmet göstermiş, yaptırdığı camide (Ulu Cami') ilk defa bu zatın vâz etmesini istemişti. Zeyniyye Tarikata daha sonraları Şeyh Muslihiddin îbn Vefa (ölm. 1491) zamanında kemâl devresine ulaşmış, tekkesi pek çok ilim adamının toplantı yeri haline gelmiştir.(4)

Osmanlı hükümdarlarının, vezirlerin, devlet adamlarının ve halkın mutasavvıflara karşı gösterdikleri yakın ilgi, tarikatların hızla yayılmasına ve güçlenmesine âmil olmuştur.

Yıldırım Beyazıd'ın, Emir Buhari'ye kızını vermiş olması, Osmanlı padişahlarının bu insanlara gösterdikleri hürmete en canlı delildir.

Tarikat erbabına karşı duyulan bu aşırı sevgi, padişah ve devlet adamlarının, onlar adına tekke yaptırmalarına ve vakıflar kurmalarına vesile olmuştur.

XV. yüzyılın başlarında, hükümet tarafından gösterilen hürmetin bazen kötü sonuçlar verdiği de olmuştur. Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrüddin'in yaptığı ihtilâl korkunç bir şekil almış, Anadolu ve Rumeli'de yürütülen bu hareket, güçlükle bastırılmıştır.(5)

Padişahlar sefere giderken, bazı tarikat şeyhlerini de beraberlerinde götürmüşlerdir. Meselâ II. Sultan Murad sefere giderken Emir Şemseddin Buharî'den kılıç kuşandığı gibi, yine aynı hükümdar, çeşitli seferlerinde tarikat mensuplarını beraberinde sefere götürmüştür. Fatih Sultan Mehmed'in, İstanbul'un fethinde, Hacı Bayram Velî halifelerinden Akşemseddin ve Akbıyık'ı beraberinde bulundurması, onların ordu içinde faaliyet göstermelerine ve askeri manen güçlendirmelerine sebep olmuştur.                   

Mevlevi Tarikatı şeyhlerinden Pir Adil Çelebi'nden sonra postnişin olan oğlu Cemâleddin Çelebi (ölm. 1503) Fatih Sultan Mehmed'e Beyazıd'ın doğumunu müjdelemiştir.

II. Beyazıd, Cemâleddin Çelebi'ye büyük saygı göstermiş, Mevlânâ türbesindeki sandukaları yenilemiş, üstlerine örtülmek üzere, değerli kumaşlar göndermiştir. Beyazıd'ın türbeyi tamir ettirdiğini ve nakışlarının Mevlevi Abdurrahman ibn Muhammed el-Halebî tarafından işlendiğini, Sultan Veled'in yattığı yerin kıble tarafındaki, pencerenin altındaki kitabeden anlaşılıyor. (6)

Yavuz Sultan Selim, Mevlânâ dergâhına pek çok vakıflar vermiş, türbeye su getirtmiş, ortasına bir de şadırvan inşa ettirmiştir ki, “Havz-ı Cinân” adıyla anılmaktadır.(7)

Yavuz Sultan Selim ayrıca Mısır seferi sırasında, Muhyiddin İbnü'l-Arabi'ye karşı duyduğu büyük saygı sebebiyle, Şam'da O'nun türbesini ihya ile, cami ve imaret yaptırmıştır.

Kânunı Sultan Süleyman da Mevlânâ türbesine hizmet etmiş, semâhâne ve mescid yaptırmıştır.(8)

Bu padişahın da seferlerinde, bazı şeyhlerin, müridleriyle beraber bulundukları görülüyor. Kânûnî'nin son seferi olan Zigedvard'a İstanbul şeyhlerinden Muslihiddin Efendi de bulunmuş ve padişahın vefatından sonra cenazeyi İstanbul'a getirmiştir.(9)

III. Sultan Mehmed 100/1596 tarihinde, Eğri seferine giderken, Sivas'ta bulunup, şöhreti her tarafa ulaşmış olan, Şemseddin Ahmed Sivasî'yi, İstanbul'a davet ederek, beraberinde savaşa götürmüş, dönüşte İstanbul'da alıkoymak istemiş, fakat ihtiyarlığı sebebiyle Sivas'a dönmesine izin verilmiştir. Yine aynı padişah, Şemseddin Sivasî'nin kardeşinin oğlu ve halifesi Abdü'l-Mecid Şeyhî efendiyi İstanbul'a getirtmiş, gelir gelmez Çarşamba'da Mehmed Ağa'nın yaptırdığı tekkenin şeyhliğini vermiştir.

I. Ahmed'in, Bostan Çelebi'ye hürmet ettiği ve gördüğü bir rüya üzerine, temasını sıklaştırdığı rivayet edilir.

I. Ahmed, III. Murad ve Genç Osman'ın, Aziz Mahmud Hüdâi'ye karşı duydukları hürmet ve saygı da Celvetiyye Tarikatı'nın Osmanlılarda son derece müessir olduğunu göstermektedir.

I. Ahmed'in yazdığı şu gazel de, O'nun Mevlânâ'ya karşı beslediği sevgiyi dile getirmiştir:


Mesnevisin işidüb hazret-i Mevlânânın

Gûş-var oldu kulağımda kelâmı anın

Def ü ney nâle kılub mevlevîler etdi sema

Eyledik yine safasını bugün devranın

Emn-i Mevlâ ile bir himmet İde Mevlânâ

Gele ayağına kim kelleleri a'danın

Cedd-i a'lâlarıma himmet ide-gelmiştir

Ben de umsam ne aceb himmetin ol sultanın

Bahtiyâ bendesi ol dergeh-i Mevlânânın

Taht-ı ma'nîde olur padişehi dünyanın. (10)


Mevlevîler, Selçuklu devletinin yıkılışından sonra da nüfuzunu devam ettirerek, Osmanlı devletinin ileri gelenlerinin intisab ettiği bir tarikat olmuştur. Ayrıca Osmanlı padişahlarından bazılarının bu tarikata mensub oldukları rivayet edilir.

III. Selim, Şeyh Galib'e hürmette bulunmuş, tarikata büyük ilgi göstermiştir.

Anadolu’da, birliğin kurulmasında, özellikle Osmanlı devletinin temel harcında, Mevlevîliğin rolü büyük olmuştur.

Ayrıca, İslâm âleminin uyanışına hizmet eden bütün tarikatlar gibi, Mevlevîliğin hissesi de büyüktür. Pakistan devletinin ma'nevî lideri Muhammed İkbal'in, Mevlânâ tesirinde eserler vermesi de, bu tarikatın İslâm devletleri üzerindeki rolüne en güzel misâldir.

Avrupa edip ve mütefekkirleri arasında meydana gelen Mevlânâ hayranlığı da, kendisi hakkında pek çok eser yazılmasına vesîle olmuştur. Bu suretle hıristiyan zümreler arasında Mevlânâ, bilinen ve hayranlık duyulan bir kimse olarak temayüz etmiş, pek çok kimsenin ihtida etmesine vasıta olmuştur.

Osmanlıların Rumeli'yi istilâlarında, ora halkının İslâmlaşmasında en müessir tarikatlar, başta Mevlevîlik olmak üzere Bayramî-şu'beleri- Melâmî ve Celvetî tarikatleridir.

Kadiriyye tarikatı, Eşref Oğlu Rûmi vasıtasıyla Anadolu'da yayılmıştır. Kadiriyye tarikatının Eşrefiyye şu'besi, tasavvufun ahlâk anlayışını ve bu anlayışın, sosyal davranışlardaki kaidelerinin halka inmesinde büyük hizmetleri olmuştur.

Anadoluda bu tarikatın yayılmasında büyük hizmeti geçen zat, Tosyalı İsmail Rûmî'dir.

Nakşî tarikatı, Osmanlı İmparatorluğunda, daha çok XIX. asır başlarından itibaren kuvvetlendi. Bilhassa Mevlânâ Ziyâeddin Bağdadî ile genişleyen ve güçlenen bu tarikat, Osmanlı padişahlarının gelişmesine yardımcı oldukları bir teşkilâttır. Son Osmanlı Sultanı Vahdeddin'in Nakşî olduğu rivayet edilir.

Nakşî tarikatı sünnî bir tarikattır. İtikadî sarsıntılara yol açacak fikir ve düşüncelere yer vermeyen bu mu'tedil tarikatın, İslâm kültürüne, halk maarifine ve Anadolu birliğinin teminine yaptığı hizmet büyük olmuştur.

İslâmiyetin, Afrika'nın batı kısımlarında yayılmasında, iki tarikatın önemli katkısı vardır. Bu tarikatlardan ilki Kadiriyye Tarikatıdır. Bu tarikat, batı Afrika’ya XV. asırda Büyük Sahra'nın batı yakasından gelen muhacirler vasıtasıyla sokulmuştur.

XIX. asrın başlarında İslâm âleminde büyük bir tesir meydana getiren bu tarikat, yeni mensuplarını, taze bir heyecanla, yepyeni bir hayata itiyordu. Bu tarikata mensup dervîşan Sudan'ın, Senegal'den, Nijer vadisine kadar olan yerlerine serpilmişlerdi.

Sonraları bu yerlerde müslüman olanların sayısı, günden güne hızla artmıştır. İslâm dinini kabul eden bu insanların içinde, kabiliyetli görünenler, Fas, Tunus, Trablusgarp medreselerinde, hatta Mısır'da el-Ezher üniversitesinde tahsile göndermişlerdir. Bu öğrenciler, medreselerde dini ilimleri öğrendikten sonra, vatandaşları araşma sevkedilerek, İslâm dininin sür'atle intişârına sebep olmuşlardır.(11)

XIX. asrın ortalarında, Sudan'daki mekteplerin hemen hepsi, Kadiriyye tarikatı mensuplarının gönderdikleri öğretmenler tarafından idare edilmiştir.

Afrika'da, İslâm dininin yayılmasına hizmet eden tarikatların ikincisi, Ticâniyye Tarikatı'dır. Bu tarikat XVIII. asrın sonlarına doğru Cezayir'de faaliyet göstermiştir. Bu tarikat mensupları da XIX. asrın ortalarında, Sudan'da bulundukları sıralarda, Kadiriyye Tarikatı mensuplarının faaliyetlerine iştirak etmişler ve açmış oldukları mekteplerde bu hizmeti yerine getirmişlerdir.

Ticâniyye Tarikatı'nın 1841 tarihinde Yukarı Senegal ve Nijer bölgelerindeki Musevî olan ahâliye İslâm dinini anlatmak gayesiyle pek çok seferler yaptığını görmekteyiz. (12)

Cezayirli Muhammed b. Ali es-Sunûsî (ölm. 1276/1859) Afrikada yeni bir tarikat vücûda getirmiş, sırf dehasıyla, hiç kan dökmeksizin çok sayıda insanın hidâyete ermesine vasıta olmuştur.

Bu tarikat mensupları Kur'an-ı Kerîm'in hükümlerini en sıkı bir tarzda yerine getirmenin zaruretine inanmışlardır. Sujnûsiyye Tarikatı, Afrika'nın bütün kuzey kısmına yayılmıştır. Bu tarikatın faaliyet merkezi Libya sahası idi. Bu bölgede, çeşitli yerlerden gelen genç mübeşşir namzetleri yetiştirilerek, Afrika'nın her tarafına gönderilirdi. (13)


Tarikatların Hindistan ve civarındaki faaliyetleri:

Bu bölgelerde faaliyet gösteren tasavvuf erbabının en eskilerinden biri Buharalı Şeyh İsmail’dir. Bu zât 395/1005 tarihlerinde Lahor'a gelmiş, konuşmaları, vâz ve nasihatleri, büyük halk kitleleri tarafından hararetle dinlenmiş ve ihtida edenlerin gün be gün artmasını sağlamıştır.

Asya kıt'asında, İslâm dininin yayılmasında hizmeti geçen şeyhlerden biri de Celâleddin Tebrizî'dir. (ölm. 643/1244) Bu zât Sühreverdi tarikatı mensubudur.

Keşmir yöresinde yaşayan insanların hemen hepsi XIV. asırda, Derviş Bülbül Şah adındaki bir zâtı delaletiyle ihtida etmişlerdir.

İshak Veli isimli bir derviş (ölm. 982/1574), Kâşkar, Semerkant ve Hutan gibi yerlerde vâz ederek, on iki sene İslâmiyetin neşrine gayret etmiştir.

Müslümanlar, bir sel gibi akıp gelen Moğol istilâsından dolayı bir yeis ve korkuya düşmüş bulundukları sıralarda, sofiye mesleğini, ruhanî bir sığınak kabul etmişlerdir.

XIV. asırdan itibaren faaliyete geçen Nakşî Tarikatı, müslüman cemaat içinde, yeni bir hayat nefhine sebeb olmuşlar, toplulukları taze bir şevk ve dine bağlamışlardır.


*************************************************************************************************


1-Ord. Prof. İ. H. Uzunçarşıh,1 Osmanlı Tarihi. Ank., 1972, 1/105, 106.

2-Tarih Vesikalar Dergisi 4, Birinci Kanun 1941.

3-a.g.e. 3/344.

4-Uzunçarşılı a.g.e. s. 533.

5-Uzunçarşılı, a.g.e. s. 533.

6-A. Baki Gölpınarlı, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevilik, İst. 1953. s. 153.

7-a.g.e. s. 154.

8-Gölpınarh, a.g.e. s. 154.

9-Uzunçarşılı, a.g.e. 3/348-

10- Gölpınarlı, a.g.e. s. 157.

11-İntişari İslam (ter), 343

12-a.g.e. s. 349.

13-a.g.e. s. 349.



(Tasavvuf ve Tarikatlar, Dr. Selçuk Eraydın s.166-171)

 
Geri