NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
HORASANDAN YAYILAN

HORASANDAN YAYILAN TARİKATLAR
 
 

Bilindiği üzere tarikatlar dört halife (cihâr-ı yâr-ı güzîn) vasıtasıyla, Peygamber (s.a.v.) de son bulurlar. Türkistan bölgesinde doğan ve kısa bir zamanda geniş bir bölgeye yayılan tarikat “Yeseviyye Tarikatı” dır. Sülük silsilesi bakımından, Peygamber (s.a.v.) den gelen üç kol, bu tarikatın kurucusu olan Ahmed Yesevî'de son bulur.

Bu kollardan ilki:

Hz". Muhammed (s.a.v.), Hz. Ebûbekr (r.a.) (ö. 13/634), Selman Fârisî (ö. 35/655), Kasım b. Muhammed es-Sıddîk (ö. 102/720-21), Cafer Sâdık, (ö. 148/765), Tayfur (Ebû Yezid Bistâmî) (ö. 216/831), Harkânî (425/1034), Ebu Ali Fâremedî (ö. 477/1084), Yusuf Hemedânî (ö. 525/1140), Ahmed Yesevî (ö. 562/1162).

İkincisi:

Hz. Muhammed (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.), İmanı Hüseyin (ö. 60/680), Zeynel Abidin (ö. 75/694), Muhammed Bakır (ö. 114/732-33), Cafer Sâdık, Tayfur, Harkânî, Ebu Ali Fâremedi, Yusuf Hemedânî, Ahmed Yesevî.

Üçüncüsü:

Hasan Basrî (ö. 110/728-29), Habib A'cemî (ö. 150/767), Dâvud Tâî (ö. 184/800-801), Siraceddin Bağdadi, Ma'ruf Kerhî (ö. 200/815), Tayfur, Harkanî, Ebu Ali Fâremedi, Yusuf Hemedâni, Ahmed Yesevî.(1)


YUSUF HEMEDANI (k.s.)

Ebu Yakub Yusuf b. Eyyüb ibn. Yusuf b. el-Hasan b. Vehre, Hemedan havalisinde, Buzencird kasabasında 440-441/1049 -1050 tarihinde dünyaya gelmiştir.

460/1067-68 tarihinde Bağdad'a giderek, Şeyh Ebu îshak Şirazî'nin (ö. XI. asrın sonları) meclisine devam etti. Arkadaşları arasında fıkıh ve diğer islâmî ilimlerde temayüz etti. Bu sıralarda pek çok muhaddisten de hadis dinledi. Îslâmî ilimleri öğrendikten sonra, ibadet, riyazet ve mücahade yoluna teveccüh etti. Meşhur Şeyh Ali Faremedî'den feyz aldı.

Yusuf Hemedânî'nin Şeyh Abdullah Cüveynî ve Hasan Simmânî ile de sohbet ettiği, rivayet edilir.(2)

Yusuf Hemedânî riyazet ve mücahedeye başladıktan sonra, Merv şehrine geldi ve oraya yerleşti. Bir müddet sonra Herat'a geçti. Rey halkı tekrar geri dönmesini kendisinden istedikleri için, bir müddet daha orada kaldıktan sonra, tekrar Herat'a döndü. Hayatının son senelerinde, Herat'tan Merv şehrine dönerken, Bamiyin kasabasında vefat etti. (535/ 1140).

Yusuf Hemedânî, îmam A'zam mezhebine mensuptu. îlim ve faziletiyle, o zamanda insanlar arasında geniş bir şöhret kazanmıştır. 505/1121-22 Bağdat'ta, Nizamiye Medresesi'nde ders okuttu.

Nefehât'ın ifâdesine göre, Yusuf Hemedânî, her ayın başında Semerkant mollalarını davet ederek, onlarla dinî sohbetler yapardı.

Türk, tacik bütün köylülere dinin tarzlarını öğretmekten üşenmez, daima hocalıkla meşgul olurdu.

O her an riyazet ve mücâhede halinde bulunur, Hz. Muhammed (s.a.v.)in ve ashabının yollarından gitmeyi, müridlerine ısrarla tavsiye ederdi.                                       

Kalbi bütün mahlûkat için derin bir sevgiyle doluydu. Hıristiyan ve Zerdüştlerin evlerine kadar gider, onlara islâm dininin büyüklüğünü anlatır, hidâyete vasıta olmak için, bütün irşad usullerini kullanırdı. Ehl-ı kıbleden hiç kimseyi tekfir ettiği görülmemiştir.

Yukarıda da bir nebze zikrettiğimiz gibi, Yusuf Hemedânî'nin intisabları Şeyh Abdullah Cüveynî, Hasan Simmânî ve Ebu Ali Faremediyedir.

Yusuf Hemedânî'nin vefatından az bir müddet önce, müridleri arasında irşad makamına vâsıl olmuş dört kişi bulunuyordu. Onları kendi yerine halife tayin etti. Bu halifelerin ilki Abdullah Berki (ö.XII.asır) ikincisi Hasan Andaki (ö.462/1070-552/1157) üçüncüsü Hoca Ahmed Yesevî, dördüncüsü Abdü'l-Halik Gücdüvanî'dir.  (ö. 617/1220)(3)

Biz, bir tarikat kurucusu olarak bugüne kadar, nüfuzunun büyük bir bölgeyi de içine aldığını göz önünde bulundurarak, bu dört halife içinde sadece Ahmed Yesevî ve tarikatından bahsedeceğiz.

Hoca Ahmed Yesevî'nin bu geniş şöhreti, zamanla O'na tabî olanlar tarafından, kendisini kesif menakıb bulutlan arasına gizlemiştir. Bu hususuda göz önünde tutarak, mümkün mertebe O'nun tarihî şahsiyeti hakkında bilgi vermeye çalışacağız.


HOCA AHMED YESEVÎ (k.s.)  (ö. 562/1167)

Ahmed Yesevî'nin hangi tarihte doğduğu açık bir şekilde bilinmemekle beraber, h.V. asır ortalarında olduğu tahmin edilmektedir.

Babası Şeyh İbrahim'in ailesi, an'aneye göre Hz. Ali'ye kadar ulaşır. Ahmed Yesevî'nin henüz küçük yaşta, bilinmeyen sebeplerle Yesi'ye geldiği ve orada yerleştiği tahmin edilmektedir(4)

Gerek Yesi lakabını ve gerekse Aslan Baba'nın O'nunla Yesi'de buluşması hakkındaki menkıbe bu cihetleri kuvvetlendiriyor.(5)

M. XII. asırda Buhara Şehri Karahanlıların hâkimiyeti altında bulunuyordu.(6)

Buhara medreseleri, islâm âleminin, bilhassa Türkistan'ın, dört bir tarafından gelen talebelerle doluydu.

Ahmed Yesevî, böyle bir zamanda Buhara'ya gelmiş, devrin en ileri gelen âlim ve mutasavvıfı Yusuf Hemedani'ye intisab ederek, O'nun nüfuzu altında yetişmiştir.(7)

Fuat Köprülü'nün İslâm Ansiklopedisi'nde yazdığı Ahmed Yesevî maddesinde, O'nun hakkında verdiği ma'lumat, İlk mutasavvıflar adı altında kaleme aldığı eserlerdekinden tamamıyla farklıdır.

Yazar, o zamana kadar elde ettiği kaynakların hemen hepsinin (Reşehat, Nefehat vb.) Nakşi tarikatı'na mensup dervişlerin, Ahmed Yesevi’yi kendi düşünce tarzlarına uygun olarak kaleme aldıklarını, halbuki Babâî, Haydarî ve Bektaşî an'anelerinin Ahmed Yesevî hakkındaki rivâyeterinin tarihî hakikate daha yakın olacağını iddia ederek, O'nun bir taraftan Horasan Melâmetiyye'sinin, diğer taraftan doğu Türkistan ve Seyhun havalisindeki Şiî cereyanlarının tesiri altında, oldukça geniş ve serbest bir tasavvuf felsefesine sahip olduğunu tahmin ettiğini ileri sürüyor.(8)

Fuat Köprülü, gerek bu maddeyi kaleme alırken, gerek kitabmda, Ahmed Yesevî'nin kendisi tarafından yazıldığı kesin olarak bilinen bir eseri olmadığını, ölümünden asırlarca sonra, yazılmış olan çeşitli tasavvuf kitaplarının, O'nun şahsiyycti hakkında tam ve doğru bir fikir vermekten çok uzak olduğunu söyledikten sonra, muayyen zamanlarda, birbirinden çok farklı böyle iki kesin hüküm ileri sürmesi, kanaatınnzca doğru değildir. Zira bu safhada olan bir incelemenin neticesinde Ahmed Yesevî'nn hayatı hakkında şüpheler   olduğunu,   şimdiye kadar yapılan araştırmaların kesin sonuçlar vermediğini, bu hususun kendisinden sonra da tetkike muhtaç bir durum arz ettiğini belirtmesi kâfiydi.

Tarih, zamanla kişisel Özelliklerini kaybederek efsaneleşen, bu suretle de hüviyetlerinin tesbiti imkânsız hale getirilen, her çeşit mezheb ve tarikat erbabı tarafından, kendi düşüncelerinin temsilcisi olduğunu is-bat etmek için o kalıba büründürülmek istenen insanlarla doludur.

Hacı Bektaş Velî ve tarikatı hakkında kaleme alınan eserler, Nakşî Tarikatı'na mensub dervişlerin yazdığı eserlere nisbetle daha eski değildir.

Nakşbendiyye Tarikatı'nın, Abdü'l-Halik Gücdüvânî'nin ma'nevî terbiyesiyle yetişen Bahâeddin Nakşbend tarafından tesisi ve bu tarikatın Yesevî nüfuz sahasında intişarı, âdab ve erkânının da o tarikata çok benzediği göz önünde bulundurulursa, Ahmed Yesevî'nin Nakşî Tarikatı'na uygun bir görüşe sahip olduğu anlaşılır.

Ayrıca, büyük nüfuz sahibi olan pek çok zevatın, muayyen mezheb ve tarikatlerin temsilcisi olarak gösterilmeye çalışılması da, son zamanlarda sık sık göze çarpan hadiselerdendir.

Ahmed Yesevî'nin, Yusuf Hemedanî'ye intisab etmesi, Q'nun da, hocası gibi islâmî ilimlerde büyük bir vukuf kazanması, ilmiyle, zühd ve takvasıyla temayüz etmesi, tarikatının geniş bir bölgeye yayılmasına âmil olmuştur.

Ahmed Yesevî, bir müddet sonra Buhara'dan tekrar Yesi'ye döndü ve takriben yedi sekiz sene sonra 562/1167 tarihinde orada vefat etti.

Ahmed Yesevî altmışüç yaşına girdikten sonra, an'aneye göre, tekkesinin bir tarafında üç arşın derinliğinde bir “Çilehâne” yaptırarak, oraya çekildi. Divân-ı Hikmet'inde bu çilehaneden geniş bir şekilde bahseder.

Ahmed Yesevî, hocası Yusuf Hemedânî gibi Hanefî mezhebine bağlıydı. Şeriatle tarikatı kaynaştırmış, dinin emirlerine karşı olan kayıtsızlığın tarikat adâbıyla uyuşamayacağını telkine çalışmıştır. (9)

Reşehat'ın beyanına göre Ahmet Yesevî Türk şeyhlerinin ilk halkasını teşkil etmektedir.*

Divan-ı Hikmet'inin tetkikinden de anlaşıldığına göre Yesevî, dirayetli, muhakemeli bir türk mutasavvıfıdır. O, Cüneyd Bagdadî'nin : “Tasavvuf da'vaları terk, ma'naları gizlemektir” sözüne bağlı kalarak, yaşamıştır. O'nun eserlerinde, umûmi esasları sarsacak bir hususa tesadüf edilemez.

Bir vakit namaz kılmayanın domuzdan farkı olmayacağını söyleyen Ahmed Yesevî, her manzumesinde günahlardan bahsederek, tevbe ve istiğfar eder. (10)

Köprülü'nün ifâdesine göre Yesevîlik, yani türk sofiliği, acem harsının(kültürünün) hüküm sürdüğü bir sahada ve büyük bir acem mutasavvıfının tesiri altında doğdu. Fakat, üç-beş batından beri, İslâmiyeti kabul etmiş, Hemedanlı bir ailenin çocuğu olan Şeyh Yusuf Hemedanî, eski Hind ve İran inançlarını, islâmiyet esaslarıyla te'lif ve te'vile çalışan o geniş ve serbest düşünceli acem mutasavvıflarından değildi. Kelimenin bütün anlamıyla, şer'î ilimlerde çok derinleşmiş bir hadis âlimi olduğu için, Kitap ve Sünneti her şeyin üstünde tutuyor ve te'vili ancak ehl-i sünnetin kabul edecekleri daireden ileri götürmüyordu.(11)

Ahmed Yesevî'yi meşgul eden ve ilgilendiren tek şey, halkı irşad ve doğru yola sevk düşüncesidir.

Tasvir ettiği dînî esaslar, münâcaatlar, feryatlar, istiğfarlar hep bu fikirlerle yazılmıştır.

Erenlerin sözünü dinlemek, Kur'an ve hadis hükümlerine riâyet etmek, şeriatla tarikatı meczetmek, zühd ve takva esaslarına bağlı kalarak, dünyanın süsünü, malını, şöhretini terk etmek, ona bağlanmamak, riyazet ve mücâhade yoluna sapmak, O'nun tavsiye ettiği şeylerdir.(12)

Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet'inde çeşitli vesilelerle, aşk yoluna girmenin çok zor olduğunu, aşk yolunun faziletli, feyizli, fakat bununla beraber meşakkatlerle dolu bulunduğunu, âşık olmak için muhabbet bağına girmenin gerektiğini, bu gaye ile yola çıkan kimsenin ilk önce nefsini öldürmesi gerektiğini izah eder.


YESEVlYYE TARİKATI

Ahmed Yesevî'nin tarikatı şu tarzda devam eder: İlk halifesi Mansur Ata'dır. Mansur Ata Aslan Baba'nın oğludur. Abdü'l melik Ata, Mansur Ata'nın oğludur. Babasının vefatından sonra yerine geçmiştir.(13)

Saîd Ata, Ahmed Yesevî'nin ikinci halifesidir. Üçüncü halifesi Süleyman Ata, dördüncü halifesi de Hakim Ata'dır (14)

Ahmed Yesevî'nin türkler arasında en tanınmış halifesi Süleyman Hakim Ata'dır. (ö. 582/1186-87)

Yeseviyye sülâlesi, Zengi Ata'nın iki müridinden, Seyyit Ata ile Sadır Âta'dan gelir. Seyyid Ata'nın halifesi, Huzyan'lı İsmail Ata'dır. İsmail Ata'nın oğlu İshak hoca da, türkler arasında şöhret kazanmıştır. (15)

Hoca Bahaeddin Nakşbend (ö. 791/1389) İshak Hoca'dan biraz sonra zuhur etmiştir. Hoca Bahaeddin Nakşbend'in ma'nevî terbiyesinin Abdü'l-Halik Gucdüvânî'den olduğu rivayet edildiğine göre(16), O'nu Hâcegan silsilesinden sayabiliriz.

Yesevî Tarikatı, önce Seyhun çevresinde, Taşkent ve civarında tutulduktan sonra, Harezm dolaylarına yayılmış ve Mâverâunnehr'de kuvvetlenmeye başlamıştır. Daha sonraları Yeseviyye dervişleri vasıtasıyla Horasan, Azerbcycan, Anadolu mıntıkalarına yayılmıştır. (17)

Türklere ait kabul edilen bu tarikat, Nakşîliğin ortaya çıkmasına kadar, bu yörelerde yaşamıştır. H. X. asırda Horasan'da Yesevî halifelerine rastlandığı gibi, yine o sıralarda Orta Asya'nın çeşitli yerlerinde, Kabil'de, Diyarbakır'da, Hicaz ve İstanbul'da Yesevî şeyhleri bulunuyordu.


1 — YESEVÎ TARİKATI ÂDABI:

Her tarikatta olduğu gibi, Yeseviyye Tarikatı'nda da müridlerin riâyet etmesi gereken bir takım prensipleri vardır. Bu prensipler her ne kadar, dışarıdan bakıldığı zaman, insanların hürriyetlerini kısıtlıyor gibi görünüyorsa da, gerçekte bütün müesseselerin, müntesibi bulunduğu insanların hayatlarını disipline etmek, arzulanan bir gayeye sevk etmek, cemiyete faydalı bir eleman haline getirebilmek için koymuş olduğu kaidelerden farksızdır.

Dinler, bir taraflarıyla kaideler topluluğudur. İnsanların huzur içersinde bir hayat sürmelerini temin maksadıyla vaz' edilmiş olan prensiplere uyması zarurîdir, aksi halde istikamet temin edilemez.

İslâm dininde mevcut şekil ve merasimler, ibâdetlerdeki zaman mefhumu, ta'dil-i erkâna riâyet ve bunlara mümasil pek çok kaideler, insanları gayeye ulaştıran vasıtalardır.

Milletlerin hayatlarını örümcek ağı gibi saran kanunlar, müeyyideler, örf ve âdetler, hep bu mülâhazalarla ortaya konmuştur.

Tarikatlarda de bu kaidelere riâyet, müridi arzulanan gayeye ulaştırır. Mürşid-i Kâmil diye vasıflandırılan kimseler Hakk'ın ve Rasûlünün ahlakıyla süslenen, Kur'an'ın hükümlerine bağlı, Peygamber (s.a.v.)'in kavlî, fiilî ve takriri sünnetlerine sarılmış kimselerdir. Bunların vazifeleri, Tarikat-ı Furkaniyye (Kur'an yolu)'den doğrudan doğruya istifâde edemeyen kimseleri, vasıtalı olarak feyizlendirmektir. Her devirde insanların zaaflarından faydalanmaya çalışan müteşeyyihler (şeyh geçinenler) bu kuralların dışında kalır.

Yeseviye Tarikatı'na giren bir müridin riâyete mecbur olduğu hususları on maddede toplayabiliriz:

1-Mürid hiçbir zaman kimseyi şeyhinden üstün bilmemeli ve ona mutlak teslim olmalıdır.

2-Mürid, zeki ve idrak sahibi olmalı, bu suretle de şeyhinin rumuz ve işaretlerini, açıklamaya lüzum gösterilmeden anlayabilmelidir.

3-Mürid,   şeyhinin söz ve fiillerine razı olmalı ve ona itaat etmelidir.

4-Şeyhinin bütün hizmetlerinde çevik olmalıdır ki, rızâsı meydana gelsin.

5-Mürid, sözünde doğru, va'dinde sağlam olmalıdır.

6-Vefalı olmalıdır.

7-Bütün mal ve mülkünü, şeyhinin emrine âmâde kılmalıdır.

8-Şeyhinin sırlarını tutarak, ketum davranmalı, herkese söylemekten sakınmalıdır.

9-Şeyhinin emir, teklif, va'z ve nasihatlarını göz önünde tutup, asla ihmal etmemelidir.

10-Allah Taâlâ'ya ulaşmak için,   şeyhi yolunda canını vermeye hazır ve onun dostuyla dost, düşmanıyla düşman olmalıdır.(18)

Yeseviye Tarikatı'nın Önemli hükümleri:

Ma'rifetullah.  (İnsanların yaratılış sebebi) Mutlak cömertlik.  (Maddî ve ma'nevî) Gerçek doğruluk.  (Sıdk)

Hakka'l-yakinde kaybolmak,  (fena fillâh)

Tam bir tevekkül,

Derinliğine tefekkür.    

Yesevî Tarikatında şeyhliğin rükünleri:

İlme'l - Yakîn, Ayne'l-Yakîn ve Hakka'l - Yakîne ulaşma, İslâmî ilimlere derinliğine vukuf.

Hilim. (Yumuşak huyluluk)

Güzel bir sabır,

Hakk'ın hoşnutluğunu kazanma gayreti,

Gerçek ihlâs ve Allah Teâlâ’ya yaklaşma gayreti  (kurbiyyet)

Yesevî Tarikatı'nın vâcibleri :

Kemâl sahibi olmayı arzulama,

Cenab-ı Hakk'a ulaşma isteği (vâsıl-ı ilâllah)

Beyne'l - havfı ve'r - Recâ, zikre mülâzemet.

Yesevî Tarikatı'nın sünnetleri:

Cemaatla namaz, Seherde uyanıklık, devamlı abdestli olmak, her an Hakkın huzurunda olduğunu düşünmek, Hakk'ı zikir ve salih kimselere itaat.


Yesevî Tarikatı'nın müstehapları :

Arzuyla misafir gözetmek, kendi halince misafir kabul etmek, misafir ne kadar kalabalık olursa ganimet bilmek, misafirin fazla kalmasını temin etmek, misafirin arzusunu yerine getirmek, Ahmed Yesevî ve bağlı bulunduğu şeyhine dua etmek.

Yesevî Tarikatı âdabı:

İki diz üzerine çöküp tevâzû ve edebe riâyet. Kendini herkesten alçakta görmek, herkesi kendinden üstün ve faziletli görmek (daha doğrusu görmeye çalışmak) Bütün şeyh ve azizlerin huzurunda edebli ve sessiz durmak. Onların meclisinde izinsiz konuşmamak, Şeyhinin ve başka şeyhlerin velayet sırlarını ve keramet rumuzlarını ifşa etmeyip, saklamak.(19)

Yeseviyye Tarîkatı'nda halvet:

Yesevî Tarikatı’nda “halvet”in önemi ve kendisine has bir usûlü vardır. Ahmed Yesevî'ye göre halvet kelimesindeki harflerde birçok hikmetler gizlidir. Meselâ: (H) hâlîden, (LÂM) leylden, (VAV) vuslattan, (T) hidâyetten alınmıştır.(20)

Halvet sırasında nefse ve şeytana ait olan hazlar yanıp mahvolmalıdır, insanın gönlü mâsivadan arınmalı ve Allah nuruyla dolmalıdır.

Ahmed Yesevî'ye göre halvet iki çeşittir. Bunlardan birincisi Şeriat halveti, ikincisi de tarikat halvetidir. Şeriat halvetini tamamlamayanın tarikat halveti yapması doğru değildir.'

Tarikat Halveti, bütün kusurlardan, kötü sözlerden ve günahlardan samimî olarak tevbe etme esasına dayanır. Aksi takdirde tarikat halveti gerçekleşemez.

Hâzini, Yeseviyye Tarikatı'nda halvetin an'anevî şekillerini ve merasimini şöyle anlatıyor:

“...Mürşidin izniyle yapılacak halvet için, bir gün önceden oruca başlanır. Halvet arefesinde, sabah namazından sonra, tesbih ve tehliller çoğaltılır. Bu zikirden sonra, saf bağlayıp, kıbleye karşı sekiz tekbir getirilir. Bundan maksat nefis ve heva ordusuna karşı açılan harbin başlangıcında Allah'tan yardım ve zafer dilemektir.

O günün ikindi namazından sonra, ma'bet ve halvethanenin delikleri, kapılan, bacaları kapatılır, böylece halvete girecek müridin, sülûkuna hava ve soğuğun zarar vermesi önlenmiş olur.

Daha sonra mürid, yapmakla görevli olduğu evrâd, istiğfar ve ezkâr ile güneş batıncaya kadar Allah Taâlâ'ya yalvarır ve göz yaşı döker.

Namaz kıldıktan sonra, yemek için eller yıkanır. Sofraya sıcak su getirilir. Bu su ile iftar edilir. Bundan böyle bir daha su verilmez. Daha sonra Ahmed Yesevî'nin kerametiyle bitmiş olan”«kara darı”'dan halvet çorbası içilir. Kara darı bulunmadığı takdirde çorba kızıl darıdan da yapılabilir.

Yemekten sonra Kur'an-ı Kerîm'den bir sûre veya birkaç âyet okunur. Ayakta saf teşkil edilerek, yüksek sesle üç tekbir daha alınır. Sonra oturup, hürmet ve ta'zimle -gece yarısına kadar- Allah Taâlâ'yı zikirle meşgul olur.

Bu sırada, halvethanenin ayrı bir bölümünde başlar tıraş edilir. Ustura ve taş hazırlanır, sonra üç tekbir alınır. Tıraştan sonra, halvethanenin içinde saf bağlanıp -önce kıbleden başlamak şartıyla- dört tarafa üçer tekbir getirilir. Daha sonra, halka teşkil edilip, zikre başlanır. Bu zikir, mum sönünceye kadar devam eder. Mum söndükten sonra, uyuşukluğun giderilmesi için, insan için zarurî olan uyku ihtiyacını gidermek için birkaç saat istirahat edilir.

Gece-gündüz bu minval üzere devam eden halvet tam kırk gün devam eder. Bu esnada hicaplar kalkar, ilâhî nurlar inkişâf eder. (21)

Halvetin son günü, mutfak hademeleri, önce destur ile halvethaneden çıkarak, kurbanlar keserler. Kesilen kurbanların kanları köpeklere verilmeyip, toprağa gömülür ve kemikleri saklanır.

Kesilen kurbanların boğazları kebap edilerek, soğuk su ile birlikte halvet ehline verilir. O gece halvethaneden çıkılır, ihvanın evlerinde istirahat edilir. Sabah namazından sonra topluca zikre başlanır. Üç tekbir getirilerek Allah Teâlâ’dan hayırlar taleb edilerek, duâ ve niyazda bulunulur. Sonra herkes, kalb huzuru ileevlerine dağılırlar.(22)

Zikr-i Erre :

Yesevî Tarîkatı'nın zikri “cehrî”dir.(23) Zikr-i minşarî adıyla da anılan bu zikir hakkında Şeyh Muhammed Gavs, şu bilgiyi vermektedir:

“Zikr-i erre (zikr-i minşarî)'nin yolu, iki elini, iki uyluğunun üzerine koyarak, nefesini de göbeğine doğru vererek “Hâ” deyip, nefesi de göbek altından uzatarak, baş, bel, sırt aynı hizaya getirilmek suretiyle, şiddetle “hayy” diyerek, zikre bu tarz üzere devam etmektir.

Bir marangoz, tahtasının, üzerinden nasıl bıçkıyı çekerek seslendiriyorsa, zikreden de kalbini düzeltmek ve temizlemek için, zikri kalb tahtası üzerinde öylece çekmelidir.(24)

Bazı şeyhler “zikr-i minşarî”'yi -Hâ, Hayy- sözleriyle ifâde ederler. Bazıları da “Allah” diyerek devam eder.

Zikr-i erre, zikredenin hançeresinden, bıçkı sesine benzer bir sesin çıkması ma'nasına geldiğinden dolayı, bu isimle yâd edilmiştir.

Menkıbeye göre Hızır (a.s.) bir gün Ahmed Yesevî ile sohbet etmeye gelmişti. Hocanın her gün gönlü ferahken, o gün sıkıntı içinde olduğunu gören Hızır (a.s.), hayretle sebebini sorduğunda, Ahmed Yesevî; arkadaş ve müridlerinin gönüllerini kesafetin kabzettiğini, bu durumu gidermenin imkânsızlığını gördüğü için müteessir olduğunu söyleyince, Hızır (a.s.) : “Ah, Ah” diyerek Hakk'ı zikre başladı. Bu sırada hüzün ve sıkıntı giderilmiş oldu. Zikr-i erre, bu suretle, bütün tarikatın virdi olmuştur.(25)

********************************************************************************

1-Kûtu'l-Kulûb da zikredildiği üzere İmam Ca'fer Sadık'ın nisbetleri iki yöndendir. Birincisi: Büyük babası imam Muhammed Bakır vasıtasıyla İmam Ali, Zeynel Âbidin, İmam Hüseyin, Hz. Ali (r.a.)'dır. İkincisi: İmam Ali Rıza, Musa Kâzım, İmam Ca'fer, Peygamber'e (s.a.v.) dir.

Bu tarikat silsilesi ehli beyt imamlarında son bulduğu için,  ona  “Silsiletü'z-zeheb” ismi verilmiştir.

Ebu Talib Mekkî'nin ifadesine göre Ebu Ca'fer'in diğer bir nisbeti de, annesinin babası, Kasım b. Mulıammed Ebîbekr Sıddıkâ'dır. Ebu Kâsım'ın diğer bir nisbeti de, Şeyh Ebu Osman Mağribi, Ebu Ali Kâtib, Ebu Ali Rudbarî, Cüneyd Bağdadî, Seriyy Sakatı, Ma'ruf Kerhî; Ma'ruf Kerhî'nin nisbetleri, Dâvud Tâî, Habib A'cemî, Hasan Basrî ve Hz. Ali'yedir.  (Reşehat ter.  İst. 1279, s. 12)

2-Nefehat ter. s. 409

3-a.g.e. s. 411, Reşehat, s. 14.

4-Fuat Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s- 52.

5-Menkabeye göre.  Türkistan'da Seyran şehrinde Hz. Ali evlâdından İbrahim isimli bir şeyh vardı. Ahmed Yesevî'nin babası olan bu zât, vefat ettiği zaman, O henüz yedi yaşında bulunuyordu. Daha küçük yaşlarında çeşitli tecellilere mazhar olduğunu Divan-ı  Hikmetinde tasavvufî  bir dil  ile  anlatan  Ahmed  Yesevî  yedi  yaşında babasını kaybetti. O'na ma'nevî babalık yapan. Şeyh Baba Aslan'dır. Ahmed Yesevî yine bu Divan-ı Hikmet'inde. Peygamberin ma'nevî irşâdıyla bu zâtın Sayram'a geldiğini ve kendisini irşâd ettiğini söyler.

Aslan Baba'nın terbiyesiyle, yüksek bir olgunluk mertebesine çıkan Ahmed Yesevî'nin şöhreti, yavaş yavaş Türkistan dolaylarına yayılmaya başlamıştır- (Ahmed Yesevî'nin menkabevî hayatı hk. bak- Reşehat, s.  14 vd.)

6-İlk hanlar, diğer bir deyişle Türkistan hanları,  Orta Asya’da ve Tiyenşan dağlarının kuzey ve güneyindeki memleketlerde h. IV. asırdan, VIIL asra kadar hükümran olan hanedandır.

Bu hanların birincisi 344/955 tarihinde vefat eden Abdülkerim Salık Buğra Han'dır. İslâm dinini ilk olarak kabul eden bu zâttır.

Maverâu'n-Nehr'i ilk fetheden, Buğra hanın torunu Harun Buğra Han b. Musu'dır.

Kutad-Kubilik ismiyle meşhur, islâm devrine ait türkçe ularak kaleme alınan ilk eser 462/1069 senelerinde bu hanedandan, Kâşkar hükümdarı. Buğra han için Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından yazılmıştır.

Harun Buğra han, hükümet merRezi olarak Balasagun'u seçmişti- Buraları 524/1130 tarihinde Karahanlılar tarafından zaptedilmiştir. (Lenpol, Düveli Islâmiy-ye, ter. Halil Edhem,  İst-, 1345. s. 179 - 180)

7-Fuat Köprülü, a.g.e. s. 52-

8-İslâm Ans.  1/212

9-Fuad Köprülü, a.g.esr., s. 61.

* Reşehat,  s.   14.

10-Köprülü,        a.g.e. s. 62-

11-a.g.e. s.97.

12-a.g.e. s.128.

13-Reşehat, s. 15.

14- a.g.e. s.15.

15- Zengi Ata (Zengi Baba da denir) Şaş şehrinde dünyaya geldi. Hakim Ata'nın halifesidir. Zengi Ata'nın da dört halifesi vardır. Onlar da sırasıyla, Uzun Hasan Ata. Seyyid Ata (Seyyid Ahmed), Sadr Ata ve Bedr Ata'dır- (a.g.e. s- 16.)

16-Nefehat, s. 418.

17-Yesevî dervişleri her ne kadar Anadolu’ya gelip,  Yesevi tarikatı’nın Türkler arasında yayılmasına çalışmışlarsa da, Nakşbendiyye tarikatı’nın kuvvetli ve serî yayılışı arasında kaybolup gitmiştir.

18-Hazinî,  Cevahiru'l - Ebrar.   Min  Emvaci'l - Bihar,   s-   120.   Fuad  Köprülü,   a.g.e. s. 82-83.

19-Cevahiru'l-Ebrâr, Min Emvâci'l - Bihar, s. 129–131, Fuad Köprülü, a.g.e. s- 83-84.

20-a.g.e. s. 87.

21-a.g.e. s. 88.

22-a.g.e. s. 89.

23-Harirîzâde. A.g.e. 3/265.

24-a.g.e.  v. 265

25-Köprülü, a.g.e. s.  89


(Tasavvuf ve Tarikatlar, Dr. Selçuk Eraydın 177-187)


 
Geri