NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
VAHDETİ VÜCUD

VAHDETİ VÜCÛD
 
Yüzyıllardır İslam dünyasında Tarikat ehliyle ilim ehli arasındaki ihtilaflı konulardan birisi de Vahdeti Vücud meselesidir. Vahdeti Vücudun en büyük temsilcisi Muhyiddini Arabi ve Mevlanadır. Bu görüşü kabul edenler: İbni Kemal, Bosnalı Abdullah Ef., Ebu's-Suud Ef., Abdulgani Nablusi, Gelenbevi ve Katip Çelebidir. Zaman zaman tekke ehli ile medrese ehli arasında ciddi tartışmalara neden olan konu, şu merkezde cereyan etmiştir:

Vahdet-i Vücud: Bir bilme, Allah’tan başka varlık olmadığının idrak ve şuuruna sahip olmak. Şuhudi tevhidde, yani Vahdeti Şuhudda salikin her şeyi bir görmesi geçicidir, birlik bilgide değil görmededir. Vahdeti Vücuda ise, birlik bilgidedir. Yani sâlik gerçek varlığın bir tane olduğunu, bunun da Hakk'ın varlığından ibaret bulunduğunu, Hak ve O'nun tecellîlerinden başka hiç bir şeyin hakîki bir varlığı olmadığını bilir. Ancak vahdet-i vücûd ehli bu bilgiye nazarî olarak değil, yaşayarak ve manevî tecrübe ile ulaşır. Bunun böyle olduğunu başka bir yoldan bilmenin bir değeri de yoktur (bk: Affifî, et-Tasavvuf sevretü'r rûhiyye fi'l-İslâm, İskenderiye 1963, 178-200). Vahdet ehli için önemli olan varlık konusu, varlığın bir oluşu meselesidir. Halbuki vahdetin diğer şeklerinden öne çıkarılan Allah’ın birliğidir. Vahdette kesret- Kesrette vahdet: Birlikte Çokluk-Çoklukta Birlik. Vahdet ehline göre vahdet gerçek, kesret hayaldir. Bir olan varlığın çok görünmesi sadece bir görünüş meselesidir.  Gerçek sûfi çoklukta birliği görür.(Tasavvufi Terimleri Sözlüğü, Prof. Süleyman Uludağ, 553)

Vahdet-i vücûda muarız olan kimseler, bu fikri, panteizm (vahdet-i mevcut) görüşüne yakın, hattâ aynı kabul etmişlerdir. Panteizm çok iyi tahlil edildiği takdirde, her iki görüşün birbirinden çok farklı olduğu kolayca ortaya çıkar.

Meselâ bir bardak deniz suyu ile, bir bardakta menba suyunu, masanın üzerine koysak, karşıdan her iki bardağa bakanlar, aralarında bir fark olabileceğine ihtimal vermezler. Bardaklara yaklaştıkça fark biraz olsun belirebilir. Fakat sular içildiğinde mesele iyice anlaşılmış olur.

Bu kısa bilgiyi verdikten sonra, önce vahdet-i vücûdun aklen ispatıyla ilgili mütalâaları zikredip, daha sonra şer'î delillerle izahına çalışacağız.


VAHDET-İ VÜCÛDU AKLEN İSBAT İLE ALÂKALI MÜTALÂALAR:

1-Bir şeyin hiçten meydana gelmesi mümteni' olduğu için, mahlûkâtın da Hakk'ın vücuduyla var olması, yani O'nun esma ve sıfat tecellîlerinin tezahürlerinden ibaret bulunması gerekir.

Muhammed Abduh “Risaletü'l – Varidat” adlı kitabında bu hususta şu bilgileri veriyor: “Bir şeyin -mutlak ma'nada- yoktan var olması mümkün değildir. Mümkün olan varlıkların hepsi bir illete muhtaçtır. Bu illet o varlıktan tamamıyla ayrı değildir, bu illet mümkün olmayan varlıkta son bulur ki o da bizatihi mevcut olan mutlak vücuttur. Her mukayyet varlık O'na muhtaçtır. O ise kayıtların nihayeti ve merciidir. Bütün iş O'na döner.” (Hud 123)

Aynı eserde, vücûdun birden fazla olmasının mümkün olamayacağı da şu cümlelerle belirtilmiştir:

“Vücûdu iki kabul ettiğimiz takdirde şu meseleler ortaya çıkabilir:

a) Bu iki vücut arasında da ayrılık yoktur ki, o takdirde ikisinin bir olması gerekir, bu da mümteni'dir.

b) Bu iki vücut arasında ayrılık vardır dersek, bu ayrılık ya her ikisine ayları bir vücut ile olur ki, o takdirde iki vücuttan farklı olanı aramamız icab eder. Böyle bir mukayesede teselsül hâsıl olacağından bu da imkânsızdır.

c) Bu ayrılık âdem (yokluk) ile olabilir. Bu durumda vücutla ademi (varlıkla - yokluğu) ayıran bir özelliğin mevcudiyeti gerekir. Hâlbuki âdemin zâtında bir temeyyüz (ayrı oluş) yoktur. O halde bu da imkânsızdır.

Şu halde tek olan, gerçek vücuttan başka vücut yoktur, her şey onun nisbetleridir.

Allah’tan başka bütün varlıkların vücudu mecazi ve itibaridir.

 “Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynalardaki akislerdir, ya da gölgeler gibidir.” (Mevlânâ Cami)

Hakk'ın zatından başka varlıklar izafî ve itibarî olunca, eşyanın hakikat yönünden ma'dum olmaları zarurîdir.

2-Şayet mümkün olan varlıkların, Hakk'ın vücûdundan başka bir vücûdu olduğunu düşünürsek, bu vücûdun Allah Taâlâ'nın vücûdunu tahdit etmesi gerekirdi. Allah Taâlâ'nın vücûdu cisim değildir ki, O'nu mahlûkâtın vücûdu tahdid edebilsin, denilebilir. Fakat hiç şüphesiz Allah Taâlâ mücerred bir ma'nadan ibaret değildir. Kur'ân-ı Kerim’de: “Biz ona (insana) yakın olan şah damarlarından daha yakınız.” (Kaf: 16) “Her nerede olursanız O sizinle beraberdir.” (Hadid: 4) buyrulmuştur. Mutasavvıfların bir kısmına göre bu zatî yakınlık ve zatî beraberliktir. Sıfat, zâtından ayrı düşünülemez. Müfessirlerin bu yakınlık ve beraberliği ilmî yakınlık ve beraberlik olarak ifâdeleri zât hakkındaki bilginin yokluğundandır.

Mümkünatın kendi nefislerine nazaran vücutları yoktur, âlem binefsihî ma'dumdur. Bu hususta, Mevlânâ şunları söylemiştir:

“Ey ruhumuzun ruhu! Biz kim oluyoruz İd kendimize vücut verelim de, Seninle ortaya çıkalım. Biz, bir alay hiçleriz. Bizim varlığımız da hiçtir. Sen mutlak bir vücutsun İd zuhur aynasında fânileri gösteriyorsun. Biz arslanlarız. Fakat hakiki arslanlar değil, hareketleri zaman zaman esen rüzgârlardan sancak üzerinde dikilmiş arslanlarız. Sancak üzerine işlenmiş bu arslanların hareketleri görünür de, onları hareketlendiren rüzgâr görünmez. O görünmeyen eksik olmasın. Bizim hareketimiz, vücûdumuz Senin vergindir, Senin icadındandır. Âdeme varlık lezzetini tattırdın. Âdemi ezelde kendine âşık etmiştin. Aşk galeyanı iledir ki, bu âlem de zuhura geldi.”

Vahdet-i vücûdu kabul edenlerin, vücûda verdikleri ma'nâ tamamıyla başkadır. Onlar “vücut Allah’tan ibarettir” derken, aklımız ve duyu organlarımızla idrak ettiğimiz her şeyin Allah olmadığını da açıkça beyan ediyorlar, İsmail Gelenbevî “Celâl Hâşiyesi”nde şunları söylüyor: “Vahdet-i vücûd görüşünü şöylece hulâsa edebiliriz: Gerçekte vücûd, vücûdu kendisiyle kâim olan şeydir. Mecazdan hakikat mertebesine yükselen kimseler (tasavvuf erbabı) Allah'dan başka gerçek mevcut olmadığını nazar tarikiyle değil, bedahet yoluyla müşahede etmişlerdir.

Mümkünat mevcuttur demek, vücut onlarla kâimdir ma'nâsına gelmez. Bu söz mümkünatın vücûdunun, kendi zâtıyla kâim olan Allah Taâlâ'ya bir çeşit alâka ile intisapları demektir. Bu alâka Allah'ın "a'yân-ı sâbite"ye tecellisi anında meydana gelir.” (Ferid Kam. Vahdet-i Vücûd, s. 104 -105)

3-Şayet eşya bizatihi kâim olsa —ki bu mümkün değildir—, onların kıyamet gününde Allah Taâlâ'dan müstağni olması gerekir. Gerçi kelâmcıların, kendi zâtıyla kâim sözlerinden muratları, kıyamında renk, koku, hareket, sükûn ve diğer arazlar gibi bir mahalle muhtaç olmadığı fikridir.

“Her şey helak olur, fânidir. Ancak O bakîdir.” (Kasas:  88) âyeti hakkında İmam Gazzâli: “Eşyanın olmadığı gibi, onları meydana getiren unsurların bile sabit vücutları yoktur” der.

4-Vahdet-i vücut fikrini reddedenlerin, vücut hakkındaki görüşlerini şöylece özetleyebiliriz:

a) Allah Taâlâ'nın vâcib ve kadîm olan vücûdu,

b) Eşyanın mümkün olan vücûdu. Mümkün ve hadis vücûdun, müstakil bir vücûda sahip olduğu sözü, mutasavvıflarca “şirk-i hafi”  (gizli şirk) olarak vasıflandırılmıştır.

5-Vahdet-i vücûd hakkında ileri sürülen hulul ve ittihad endişesi, yine bu mesleği vücûdiyyeye benzetmenin bir neticesi olarak değerlendirmeliyiz. Zira hulul ve ittihad, cinsler arasında olur. Halbuki Allah Taâlâ, cins değildir ki, -cinslere hulul etsin. Ayrıca kadîm olan bir varlığın, hadiste hululü nasıl mümkün olabilir? Hulul arazla cevher veya cevherle cevher arasında gerçekleşebilir amma,  Allah Taâlâ –haşa- ne cevher, ne de arazdır.

Hulul ve ittihad mahlûkat arasında bile muhaldir, iki adamın, bir adam olması düşünülemeyeceği gibi, iki ayrı şeyin bir zatta toplanması da mümkün değildir.

O halde Hâlık ile mahlûk, sâni' ile san'at, vâcib ile mümkün birbirinden tamamıyla ayrıdır.


VAHDET-Î VÜCÛDUN FİKİR ve NAZAR YOLUYLA İZAHI:

Vahdet-i vücûdu zevkan yaşayanlar bulunduğu gibi, fikir ve nazar yoluyla anlayıp ifâde edenlerin de bulunabileceğini belirtmiştik.

İmam Gazzâli “Mişkâtü'l – Envâr” adlı eserinde şunları söylüyor:

“Mecaz basamağından, hakikat mertebesine yükselen arifler, Cenâb-ı Hak'dan başka mevcut olmadığını, mâsivanın hakikatte yok olduğunu apaçık görmüşlerdir.” (Ö. Ferid, a.g.e.s. 103)

 îmam Gazzâli'nin, hakikat mertebesine yükselen kimselerin bunu anlayabileceğini ifâde etmesi de, gerçekte vahdet-i vücûdun mükâşefe tarikiyle anlaşılabileceğini te'yîd etmektedir.

Aziz b. Muhamraed en-Nesefî de bu görüşü şu tarzda açıklamıştır:

“Vahdet ehli, vücûdun birden fazla olmadığını söylerler ki, o Hakk'ın vücûdudur. Allah Taâlâ'dan başka vücûd yoktur, olması da mümkün değildir.

Vahdet ehlinin bazıları da, vücûdun birden fazla olmadığını ileri sürerek, o vücûdun zahirî ve batını olduğunu da ilâve ederler. Bâtıni bir nurdur ki, o da âlemin ruhudur. Âlem bu nûr ile doludur. Bu nurun sınırı yoktur. O uçsuz bucaksız bir denizdir. Hayat, ilim, irâde, kudret bu nûr ile kâimdir. Eşyanın görmesi, işitmesi, söylemesi, tasarrufu, hareketi bu nurun sayesindedir. Belki her şey bu nurdan ibarettir. Eşyanın tabiatı ve fiilleri bu nurdandır. Her ne kadar eşyanın sıfat ve fulleri bu nurdan ise de, bu nûr birdir. Varlıkların hepsi onun mezahiridir. (göründüğü yer) Bu mezahirin her biri bir pencere gibidir. Bu nurun sıfatı, o pencerelerden zuhur etmiştir. Onun evveli ve sonu yoktur. Onda adem ve fena olmaz. Yeni yeni pencereler peyda olur, eskiyip tekrar toprağa gider, tekrar topraktan zuhur eder. Kendileri doğar, yaşar ve ölür. Zâti kemâllerine ulaşmak için şart olan havas ve güç onlarda kendiliğinden mevcuttur.

Bu nûr kendi kemâlini, esma ve sıfatını, kendi mezahirinde müşa-hade ettiği için, onlara âşıktır. Bundan dolayı âdemin ruhunda kendi cismine âşıktır. Zira ademî cisim, âdemi ruhun sıfatına mazhardır.

Kendi hüsnün hûblar şeklinde peyda eyledin

Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temaşa eyledin.

Ruh kendi cismini, kendi cisminde; isim ve sıfatlarını görür. Bu yüzden "Kendini bilen Allah'ı bilir" demişlerdir.”

Nesefî'nin bu izahından sonra mevzuu biraz daha genişletmek gerekiyor. Tasavvuf erbabı "lâ mevcûde illâ Hû" -Allah'dan başka hakiki mevcut yoktur- demişlerdir. Bu söz ile, mevcut olan her şey O'dur demek istemezler. İmam Gazzâli; “Her şey için iki vecih vardır, biri o şeyin zâtına, diğeri de hakikatine aittir. Her şey zâti vechi yönünden ma'dum (yok), Hakk'ın vechi cihetinden mevcuttur. O halde Allah Taâlâ'nın vechinden başka mevcut yoktur.”

“O'ndan başka ne varsa ezelen ve ebeden ma'dumdur” der. (Tasavvuf ve Tarikatlar, Dr.Selçuk Eraydın s.122)


MUTASAVVIFLARIN VAHDET-T VÜCÛDA DELİL OLARAK GÖSTERDİĞİ AYETLER:

1-“Allah ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır.” (ez-Zümer  42)”

“De ki, size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak. Ondan sonra da Rabbinize döndürülüp götürüleceksiniz.” (es-Secde 11)

İkinci âyet ile Allah Taâlâ melekten sadır olan fiili, kendisine nisbet etmiştir. Gerçekte nefisleri öldüren Allah Taâlâ, zahirde ise melektir. Bu melek Allah'ın öldürücü isminin mazharıdır.

2-“Allah kullarından sadır olan tövbeyi kabul etmekte, sadakaları almakta olan ancak kendisidir ve hakikatte tevvâb ve rahim yalnız O'dur.” (et-Tevbe 104)

“Şimdi bana ekmekte olduğunuz (tohumu) haber verin. Onu siz mi biliyorsunuz, yoksa bilenler biz miyiz?” (el-Vâkı'a 63) Beyzavî tefsirinde: “Siz mi bitirirsiniz yahut biz mi bitiririz?” tarzında açıklamıştır. (Kadî, Tefsîr-i Kâdîu. 1285, s. 2/482)

“İçtiğiniz suya dikkat ettiniz mi? Onu bulutlardan yağdıran siz misiniz, yoksa Biz mi?” (el-Vâkı'a:  68) Tefsirlerde, zahirde buluttan yağmuru indiren, onu sıkan rüzgârlardır. Fakat yağmurun asıl sebebi, havada su buharının yoğunlaşmasıdır."  (İsmail Fennî, a.g.e. 39)

3-“Bunlar Allah'ın âyetleridir ki, onları Sana hak olarak okuyoruz.” (Bakara: 252)

“Öyleyse biz onu okuduğumuz zaman, Sen onun kıraetine uy.” (el-Kıyâme 18), “0 Kur'ân'ı o çok esirgeyici Allah öğretti” (er-Rahman 1-2) Peygamber (s.a.v.) Efendimize Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini okuyan Cebrail (a.s.) dır. Cebrail, kelâm sıfatının mazharıdır.

4-“Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, onu ancak Allah attı.”

Mevlânâ “ve mâ remeyte iz remeyte” hitabının nisbet yönünden olduğunu, beyan edilen nefy ve isbatın yerinde zikredildiğini söylüyor. Yani: “Habibim! O taşları Sen attın, çünkü o taşlar Senin elinde idi. Sen atmadın zira kuvveti Allah verdi. Avuç Senin avucundur ama atış bizdendir. Bu iki nisbetin nefyi de isbâtı da yerindedir.” (Tahiru'l - Mevlevi, a.g.e., s. 2/857)

5-“Sana gerçek surette bîat edenler, Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli, onların eli üstündedir.”(el-Feth: 10)

Bu bîat, İslâm tarihinde “Bîatü'r – Rıdvan” ismiyle anılır. Bindört yüz kadar ashab, Mekke civarında, Hudeybiye köyünde bir ağaç altında Peygamber (s.a.v.) e bîat etmişlerdi. Müfessirler “yedullah” ı, Allah Taâlâ'nın ni'meti, yardımı, kudreti, galebe ve kuvveti diye tevil etmişlerdir. Celâleyn'de: “Allah Taâlâ onların biatlerine muttalîdir ve ondan dolayı kendilerine mükafat verecektir” şeklinde ifâde edilmiştir. (Celâleyn, Tefslru Kur'ani'l - Azim, Mısır, 1955. 2/100)

Mutasavvıflar, bîat esnasında Peygamber (s.a.v.) Efendimizin eli, ashabın elleri üzerinde idi. Allah Taâlâ, O'nun elini kendisine nisbet ederek, kendi kudret ve atâsı durumunda tutuyor. Çünkü Peygamber (s.a,v.) kendi nefsinden fânî ve Rabbiyle bakidir. Allah Taâlâ'nın naibi ve ism-i a'zamın mazharıdır, demişlerdir. Nitekim Mevlânâ: “Allah O'nun elini, kendi eliyle isimlendirdi. -Allah'ın eli, onların eli üzerindedir- âyetini vahyetti” beytiyle bunu ifâde etmiştir. (Tahiru'l - Mevlevi, a.g.esr., s. 2/154)

6-“Andolsun sizi imtihan edeceğiz. Ta ki içinizden mücahidleri, sabır ve sebat edenleri belirtelim.” (Muhammed: 31)

Muhyiddin İbnü'l-Arabî “Fass-ı Lokman”da, bu ilmin zevk ilmi olduğunu söyledikten sonra şu bilgiyi veriyor:

“Cenâb-ı Hak, işin ne hal üzere olduğunu bilmekle beraber, bu âyette kendi nefsini ilim cihetinde müstefîd kıldı. Halbuki Allah Taâlâ'nın kendi nefsi için nass ile bildirdiği bir ilmin inkârına imkân yoktur. Şu halde Allah zevki ilimle mutlak ilim arasını ayırmış oldu. Demek oluyor ki zevkî ilim, ruhanî ve cismânî kuvvetlere bağlıdır... Nisbetler, kendi zatlârıyla bilinirler. O, bütün nisbet, izafet ve sıfatlara sahip olan tek varlıktır.” (Muhyiddin İbnu'l - Arabî. Fusûsu'l - Hıkem, Çev- N. Gençosman, İst. 1871, s- 208)

Yukarıda zikredilen âyetlerin beyânına göre Cenâb-ı Hakk mahlûkattan sadır olan fiilleri, kendisine nisbet etmiştir. Mutasavvıflara göre bunun sebebi, bütün varlıkların Hakk'ın vücuduyla kâim ve O'nda zahir olmasıdır. Hakikatte bu fiillerin ilâhî kudret ile meydana geldiğinde şüphe yoktur. Kudret Allah'ındır. Allah: “Bütün kuvvet ve kudret münhasıran Allah'a aittir” buyurmuştur. (el-Bakara:   165) Allah'ın sıfatı olan kuvvet (kudret) O'nun zâtından ayrılmayacağı cihetle bu kudretin zahir olduğu her yerde, -idrak edemediğimiz- ilâhî zât da mevcuttur. (İsmail Fennî, a.g.esr., s. 41)

7-“O, gökleri ve yerleri Hakk'ın ikametine sebep olarak yarattı.” (en-Nahl: 3)

Tefsirlerde “Hak” kelimesi “abes olmayarak” şeklinde açıklanmıştır. Mutasavvıflara göre “Hak” tan murat vücûdun nurudur. Allah Taâlâ: “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (en-Nûr: 35) buyurmuştur. Nimetullah, İsmail Bursevi ve Abdü'l-Ganî Nablûsî “Hak” kelimesini “vücûd-ı sırf” olarak belirtmişlerdir. (İsmail Fennî. Vahdeti Vücûd ve Muhyiddin Arabî, îst. 1928. s. 43)

8-“Kullarını sana beni sorunca haber ver ki, işte şüphesiz ben yakınımdır.” (el-Bakara:  186)

“Biz O'na (insana) şah damarından daha yalanız.” (Kâf:  116) Müfessirler bu yakınlıklara “ilmi yakınlık” demişlerdir. Bu, sıfatı zâttan ayrı düşünmek ma'nâsına gelmez. Allah Taâlâ'nın zâtını idrak mümkün olmadığı için, bu tarz bir ifâdeye başvurulmuştur. Bir başka âyette şöyle buyrulmuştur: “Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremezsiniz.” (el-Vakıa: 85) Şeyh Abdullah es-Salâhî “Kitabu'l–Vücûd” adlı eserinde, bu yakınlığın gerçekte ilmî bir yakınlık olmadığını, Allah Taâlâ'nın: “Siz göremezsiniz”  buyurmasından anlaşıldığını söyler. Şayet ilmî yakınlık olsaydı  “bilemezsiniz” buyururdu, der.

9-“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'ndan isterler. O her gün (her an) bir iştedir.” (er-Rahman:  29)

Şe'n: Hal, şan ve iş ma'nâsına gelir. Tefsirlere gör : “O'ndan ister” demek, ihtiyaçlarını O'ndan talep eder demektir. Mümkünat, mümkün olan hakikatleri yönüyle vücuttan ve ona ulaşan kemalâttan mahrumdur. Şayet onlarla, ilâhî inayet arasındaki bağ kesilmiş olsa, vücut bulamazlardı. Muhyiddin İbnü'l - Arabî bu ardı arkası kesilmeyen tecelliye “Halk-ı cedid” ismini vermiştir.

10-“Bütün işler O'na döndürülür.” (Hûd:  123)

Fahri Râzî “Her şey O'na rücu' eder. Mümkünatın başlatıcısı o olduğu gibi, dönüş de O'na olacaktır” der.

İbnü'l-Arabî de şöyle söylüyor: “Hakk âlemin hüviyyeti ve aslı olunca, bütün hükümler sadece O'nda toplanır ve O'ndan zahir olur. Bu da Allah Taâlâ'nın: "Hersey O'na rücu' eder" âyetiyle sabittir. Bu anlayış hakikat ve keşif yoluyla mümkündür.” (İ. Arabî, Fusûsu'l - Hikem, Ter.  M.  Nuri  Gençosman,  İst.  1971.  s.   183-184)

11-“... O'nun için nereye (hangi semte) döner, yönelirseniz, Allah'ın yüzü (kıblesi) işte oradadır.” (Bakara: 115)

Tefsirlerde “vecih” Allah Taâlâ'nın kıblesi olarak açıklanmıştır.

“Ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı bakî kalacaktır.”(er-Rahman:27) âyetindeki “Veche” de zât ma'nâsı verilmiştir. Mutasavvıflara göre her iki âyetteki “Vech” den murat zâttır. Mevlâna “vech”i tecellî olarak tefsir eder. “Hz. Muhammed (s.a.v.) gazap ateşiyle, şehvet dumanından pak olduğu için, her nereye baksa, orada Allah'ın vechinin tecellîsini görürdü” demiştir. (T. Mevlevi, a.g.e., s. 3/1396)

İmam Kâşânî “Te'vilât”ında: “Zahir ve bâtından hangisine teveccüh etseniz, bütün sıfatlarıyla mütecellî olan Allah Taâlâ'nın zâtı oradadır, ne tarafa dönerseniz Allah Taâlâ sizi ihata eder” demiştir.

Sema'-ı Mevlevi gösterdi bende "Semme vechullah"

Ben ol mihraba döndükçe, bu âlem dönse çevrilmem.

a) Netice:

Buraya kadar “vahdet-i vücut hakkında verdiğimiz kısa bilgiden sonra onun mühim noktalarını bir kere daha tekrarlayıp mevzuu tamamlıyoruz.

Tasavvuf erbabına göre vücut birdir. O da vacibü'l-vücûd olan Allah Taâlâ'nın vücûdu ve zâtıdır. Buna “Mutlak vücut, vücûd-ı sırf” isimleri de verilir. Bu vücut şekil, suret, hat, kayıt, parçalanma ve noksanlaşmadan münezzeh olmakla beraber, bizim akıl ve hissimize nispetle birçok suretlerde görünür. İşte mükevvenat bu suretlerden ibarettir. Vücûd-ı sırf asla değişmediği halde, bu suretler her an değişirler. Mutlak vücut bakî olduğu halde, bunlar fânî ve zaildir. Yani Allah Taâlâ'nın sıfatlarına, mükevvenat ayna olmuştur.

Vahdet-i vücut görüşüne karşı çıkanlara göre, Allah Taâlâ'nın vücûdu başka, mükevvenatınki başkadır. Allah'ın vücûdu vâcib ve kadîm, mükevvenatın ise hâdis ve mümkündür. Allah Taâlâ mükevvenatın vücûdunu, kendi vücûduna aykırı olarak yaratmıştır.

Her iki görüşte ayrılık noktası gibi beliren husus, mutasavvıflara göre vücut, kadîm ve vâcib olan Allah Taâlâ'nın vücûdudur; diğerlerine göre ise biri kadîm ve vâcib, öbürü mümkün ve hadis olmak üzere iki vücuttur. “Vacibü'l - Vücûd, mümkünü'l - vücûd.”

Eyle iskât-ı izafât hüviyyet birdir

Nazar-ı ehl-i hakîkatde hakîkat birdir

Vahdet asarıdır eşyadaki reng-i kesret

Hak-şinâsana göre vahdet ü kesret birdir.

a- Vahdet-i vücûd inancından doğan netice :

İsmail Fennî bey, “Vahdet-i vücûd ve Muhyiddin Arabî” isimli esende vahdet-i vücûdu zevkan yaşayanların veya buna bilerek inananların kazançlarını maddeler halinde sıralamıştır:

1-İnsan aklı Allah Taâlâ'yı zâtıyla, idrâkten âcizdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz müslümanları bu düşünceden men'etmiştir. O’nu biz sadece sıfat mertebesinde anlayabiliriz.

2-“Tevhidi Zat” ile birlikte “Tevhidi sıfat” ve “Tevhidi ef’al” e yükselmek marifet sayesinde meydana gelir.

3-İbadetlerde tam bir ihlas, tevhidin kemali neticesidir. Tarikat ehlinin kalbi keşiflere nail olmasının sebeplerinden birisi de bu kemaldir. Çünkü arif mahmud sıfatların tamamının kendisinin değil, Allah Teâla’nın bilir. Bu düşünceye sahip bir kimsede kibir de düşünülemez. O kendisini müstakil bir varlık görmez.

Bir zerre kalırsa şu semâvata göre arz

Binnisbe demek etmeliyim kendimi yok farz

Sensin getiren gördüğüm eflâki vücûda

Sensin beni meyyal kılan hâk-i sucuda»

(İ. Safa)

4-Müteşabih kabul edilen âyet ve hadislerden birçoğu, müteşabih olmaktan çıkarak, muhkemattan olur. Kâinat Allah Taâlâ'nın esma ve sıfatın görüntüsünden ibaret olunca, Hakk'ın mahluka ait olan fiilleri kendine nisbet etmesinin sebep ve hikmeti anlaşılır.

Meselâ: “Yedullahi fevka eydîhim” (el-Feth:  10) âyetinde “el” den murat, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin elidir. Bîât anında ashaba uzanan O'nun elidir.

5-Ta'zim liemrillah, eş-şefekatü alâ halkülah” dinin gayesidir. İnsanın her kemali Hakk’a nisbet ederek, kendisini “hiç” kabul etmesi en büyük ta'zimdir.                                                                                  

Ayrıca bütün yaratılmışlara, Allah Taâlâ'nın tecellîlerinin zuhur mahalli olarak bakmak, sevgi, hoşgörü, hayır-hanlığı gerçekleştirir.

“Yaradılanı hoş gör yaratandan ötürü”

(Y. Emre)

6-Vahdet-i vücûda inananların, Allah Taâlâ'nın vücût ve tekliğini isbat için delil göstermeye ihtiyaçları yoktur. Zira bu inanç Hakkın vücûdundan başka vücûdu kabul etmez “La mevcude illâ Hû” Ayrıca bu düşünceye, şirk, şirk-i hafî ve ilhad da karışamaz.

7-Vahdet-i vücûd Hakk'a vâsıl olmak için bir vasıtadır.

8-İsbat-ı vâcib için en mukni yol bu düşüncenin mahsulüdür.

Bilhassa günümüzde maddeciliğin bir din halindeki inkişafında, bu düşünceye sahip olanları ikna edecek en güzel yol vahdet-i vücuttur.

Pozitif ilim erbabının hemen hepsi, bütün tabiat olaylarının mahiyeti meçhul bir hakikatin görüntülerinden ibaret olduğunda ittifak halindedir. Sadece içlerinden bazıları, bu şuursuz ve zaruri kanunlara bağladıklarından dolayı dalâlete düşmüşlerdir. Bu gibi kimseler bağlandıkları bu kanunların mahiyyetini idrâkten âciz olduklarını da İtiraf etmektedirler.

Mücerred akıl insanları dalâletten kurtaramamıştır.

“Ben akıldan isterim delâlet Aklım bana gösterir dalâlet”

(Fuzûli)

 (Tasavvuf ve Tarikatler, Dr. Selçuk Eraydın 118-133)

.....Mutlak varlık, Allah'ın zatının aynıdır; varlığı, gerçekliği üzerine bir eklenti değildir. Diğer varlıklarda ise durum tersinedir. Nesnelerin varlıkları, gerçeklikleri üzerine bir eklentidir. Çünkü nesnelerin gerçekliği, ezelde Allah'ın ilmindeki beliriş ve biçiminden oluşur. Bu gerçekliğe ayan-ı sabite (sabit gerçeklikler) denir. Sabit gerçeklikler ya da ilmî suretler (suver-i ilmiye) varlığın kokusunu bile almamışlardır. Bu nedenle, bunlara verilen varlık, onların üzerine bir eklentidir. Varlığın Allah'ın sıfatlarından olması düşünülemez. Çünkü bu, varlığın zat ile varlık dışındaki başka bir şeyden oluşması anlamına gelir. Oysa her şey varlığa tabidir, o hiçbir şeye tabi değildir.

Allah'ın varlığı, mutlak varlık olması bakımından bilinemez. Bilinebilecek olan şey, varlık ile var olan biçimlerdir. Allah'ın zatını, tüm belirişlerden (taayyün) aşkınlığı nedeniyle kavramak imkansızsa da varoluşun mertebelerinde (meratib-i vücud) haricî varlık kazanması nedeniyle kavramak mümkündür. İşte tasavvuf yolcuları bu kavrayışın peşindedirler. Evren, Allah'ın varlığıyla var olan ve Allah'ın varlığının aynasında görünen kimi geçici, yok olucu suretlerden ibarettir'. Bunların belirme ve görünüşleri akıl ve duyularla ilintilidir. Nesnelerin gerçeklikleri özleri gereği değil, Allah'ın varlığıyla sabittir. Nesnelerin aslı yokluktur (adem) ve bunlar sürekli bu aslî durumları üzeredirler. Olgunlaşmamış insanların akıl ve duyuları, varlığı nesnelerin bir niteliği olarak algılar. Ama bu yanılsamanın neden olduğu bir yargıdır. Nesneler, diğer bir deyişle Allah'ın varlığında görünen suretler, gerçekte bir hayal ve seraptırlar. Bunların kesif ve hatta varolmuş görünmeleri sadece akıl ve duyulara göredir. Allah bunların hayali olan varlıklarında, bu hayali varlıkların gerçeklikleri nedeniyle görünür. Gerçek varlığa sahip olan kendi zatı ile görünmez. Evren varlık dünyasına çıkmadan önce, Allah'ın zatı ile birlikte başka bir şey olmadığı gibi, şimdi de O'nunla birlikte varolan bir şey yoktur.

Evren gerçek bir varlık değil, gölge bir varlıktır. Gölge, kendisinin varlık nedeni olan kişi ya da nesnenin varlığından başka bir varlığa sahip olmadığı gibi, evren de Allah'ın varlığından başkâ bir varlığa sahip değildir. Nesnelerin görünen varlığı, hayali bir varlıktır. Nesneler sürekli değişmekte ve bozulmaktadır. Bir anda varmış gibi görünen suretin yerini, bir sonraki an başka bir suret almaktadır. Bu nedenle, insanın nesnelerin gerçekliğine hükmetmesi, duyularının bu sürekli değişimi algılamakta yetersiz kalışındandır. Evrenin varlıkla ilişkisi, su buharı, bulut ve karın su ile ilişkisi gibidir. Bulutun ve karın varlığı, hayali bir varlıktır. Bunların suyun varlığından başka bir varlıkları yoktur. Her biri, suyun bizim duyumlarımıza göre aldığı bir suretten başka bir şey değildir. Hayati olmayan, gerçek olan ise, bunların aslı olan sudur. Çünkü biçimleri değişmiş bile olsa, suya özgü gerçeklikle vardırlar. Eridikleri ya da yoğunlaştıkları zaman, ortada yalnız gerçek olan su kalır.

Vahdet-i vücud öğretisi, varlık hakkındaki temel düşünceye bağlı olarak dinlerin birliği düşüncesini de içerir. Buna göre bütün dinler temelde birdir. Semavî ve beşerî dinler arasında bir fark da yoktur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın birer tecellisidir, dolayısıyla tapınılan her varlıkta Allah'ın bir tecellisine ibadet edilmektedir. Böylece insanlar gerçekte çeşitli suretlerde görünen rek bir Allah'a ibadet etmektedirler. Bu düşünceye göre; "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın zatı oradadır" (el-Bakara, 2/115) âyeti de buna delalet etmektedir.

Vahdet-i vücud öğretisi, en çok da varlık ve dinlerin birliği düşünceleri nedeniyle bazı mutasavvıflar, birçok İslâm bilgin ve hukukçusu tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Başta İbn Teymiye olmak üzere kimi bilginler daha da ileri giderek İbn Arabî ve izleyicilerini küfürle suçlamışlardır. Suçlamalar doğal olarak savunmayı ve karşı suçlamayı da beraberinde getirmiş ve tartışma, İslâm bilginlerinin büyük bir bölümünün susmayı yeğlemelerine karşılık, günümüze kadar sürüp gelmiştir. Konu günümüzde de canlılığım korumakta, özellikle akademik düzeyde tartışma sürmektedir.

                                                                                                                                     
(Şamil İslam Ans. Ahmet ÖZALP)
          

 
Geri