NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
İLK MUTASAVVIFLAR

İLK MUTASAVVIFLAR
 
Mahir İZ


İmam Kuşeyrî, Risale’sinde, gerek eserleri,  gerek yer yer vukû’a gelen beyanları, gerekse yaşadıkları zamanlarda halkın kendilerine karşı gösterdiği teveccüh ve ihtiramları itibariyle yüksek birer mânevî mevki sahibi olan ricâl-i sofiyyeyi İbrahim bin Edhem'den başlayarak, Ahmed bin Atâ el-Ruzbarî'ye kadar bildirir. Bu zevatın kısaca terceme-i hâllerini yazar. Bunların sayısı seksen ikidir. Hicretin ikinci asrından başlayarak 550 senesine kadar geçen dört buçuk asır zarfında yetişen zevât-ı kâmiledir. Biz burada, bu büyük zevattan bir kısmının zaman zaman vukû' bulan beyanları, fikriyâtı ve eserleri hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağız. Bu zatların daha etraflı olarak husûsî hâllerini ve menkıbelerini öğrenmek isteyenler menâkıp kitaplarına müracaat etmelidirler.


1- EBÛ HÂŞİM SOFÎ

Doğum tarihi ve gençliği hakkında mâlûmat yoktur. Kûfe'de dünyaya geldi, sonraları Şam’a yerleşti. Sofî ismiyle yâd edilen ilk insandır. Süfyân Sevrî'nin muasırıdır. Hicrî ikinci asrın ortalarında yaşamıştır.

Nefehat, Süfyân Sevrî'nin Ebû Hâşim hakkında sitayişkâr sözler sarf ettiğini, onun sayesinde riyânın inceliklerine vâkıf olduğunu, onu görmeden önce sofinin husûsiyetlerini bilmediğini nakleder.

Gerçi Ebû Hâşim Sofî'den önce insanlar arasında zühd, verâ', tevekkül ve muhabbet tarikinde isim yapmış kimseler mevcuttu; fakat hiçbirisi sofî ismiyle yâd edilmemiştir.

Ebû Hâşim Sofî, Suriye'de Reml şehrinde ilk zâviyeyi kurmuştur. Nefehat'ın ifadesine göre zamanın emîri, bu tâifeden iki kişinin birbirleriyle buluşup kaynaştıklarını, bir yere oturup, yanlarında mevcut yiyeceği birlikte yiyerek, kardeşçe ayrıldıklarını görüp hoşlanmış, birini çağırarak bu dostluklarının sebebini sormuş; o zât da bunun kendilerine has bir tarik olduğunu anlatmıştır. Bu sözlerden de ayrıca mütehassıs olan emîr bunları bir araya getirecek bir mahallin olmadığını öğrenince, Remi şehrinde Ebû Hâşim zâviyesini inşâ ettirmiştir.

Ebû Hâşim, kalbden kibir ve gururu atmanın, dağları delmekten daha zor olacağını söyler. Ebû Hâşim zamanın kadısı Yahya Hâlid'i gördüğünde ağlar ve: "Yâ Rabbi! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım" derdi. Bu bize, o devirde dahi ilmi ile âmil olmayan fukahânın mevcûdiyetini ve tasavvufun zuhûru sebeplerden birinin de bu olduğunu göstermektedir.

Mansûr Ammâr Dımeşkî, Ebû Hâşim'in ölüm döşeğinde iken, belânın ve büyüklüğünün muhabbet nûruyla küçülüp kaybolacağını söylediğini rivâyet eder.


2- EBÛ İSHAK İBRAHİM BİN EDHEM

İbrahim bin Edhem Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Bir gün avlanmak üzere şehirden ayrılmış, önüne çıkan ilk avını vurmak için hazırlanırken, kendisine hâtiften şöyle bir ses gelmiştir: "Ey İbrahim! Sen bunun için mi yaratıldın, yoksa sana avcılık et diye mi emredildi?... Hayır... Sen ne bunun için yaratıldın, ne de böyle bir emir aldın". Bu sözleri duyan İbrahim bin Edhem hemen atından inmiş, biraz sonra babasının sürülerini güden bir  çobanla  karşılaşmıştır.  Çobanın yünden mâmul kepeneğini almış,  kendi elbisesini,  atını  ve heybesindekileri çobana vererek, sahrada  yürümeye  başlamıştır. Daha sonra Mekke'ye vâsıl olmuş, Süfyân Sevrî ve Fudayl bin İyâd ile görüşmüştür. Bir müddet sonra Şam'a gitmiş ve orada 161 (778) senesinde vefat etmiştir.

Ekin biçmek, bostan koruculuğu etmek gibi işlerde çalışır, elinin emeğiyle geçinirdi. Bâdiyede dolaşırken, bir adamın kendisine "ism-i a'zamı" öğrettiği ve Hızır'la karşılaştığı rivâyet edilmektedir.

Her zaman duası: "Ya Rabbi! Beni ma'siyet zilletinden, tâat ve izzetine naklet" olurdu. Mekke'de tavâf esnasında bir kimseye şöyle dediği rivâyet edilir:

"Sulehâ mertebesine ulaşabilmek için altı kapıdan geçmek gerekir:

1. Nimet peşinde koşmayı bırakıp, sıkıntıya alışmak,

2. Azameti terk edip, tevâzu'u huy etmek,

3. Zenginlik ihtirasından vazgeçip, Hakk'ın vergisine şükretmek,

4. Tembelliği terkedip, çalışmaya devam etmek,

5. Emelleri bırakıp, amellere sarılmak,

6. Uykuyu terkedip ekseri vakitlerini uyanık geçirmek.

İbrahim   bin   Edhem'e   âit   "An   adem  İnticabâti'd   Dua"   ve   "Münâcât"   adlarıyla   Süleymaniye Kütüphanesi'nde iki eser kayıtlıdır.


3-EBÛ'L-FEYZ ZÜNNÜN MISRÎ

İsmi Sevban bin İbrahim'dir. 245 (859) senesinde vefat etmiştir.

Zamanının, ilim, takvâ, edeb ve irfanda tek adamı idi. Kendisini çekemeyenler onu Mütevekkil Alellah'a şikâyet ettiler. O da Zünnûn'u huzûruna celbetti. Mütevekil, onun söylediği sözlerden o kadar müteessir oldu ki, kendisini tutamayarak ağlamaya başladı. İ'zaz, ikram ve tatyib-i hâtır ederek, Mısır'a iade etti.

Zünnûn, zayıf, nahif bir adamdı. Sözleri arasında meşhur olanları şunlardır:

"Allah sevgisi, ahlâkında, ef âlinde, emir ve sünnetlerinde onun sevgili resûlüne uymakla anlaşılır".

"Sefil kime derler" diye kendisine sorulduğu zaman:  "Allah'a giden yolu bilmiş ve bildiğini itiraf etmeyen kimsedir" buyurmuştur.

Ona "muhabbet nedir" diye sordukları vakit: "Hakk'ın sevdiğini sevmen, buğz ettiğinden nefret etmen, her zaman hayırlı işler yapman. Allah'ın gayriyle meşgaleyi terk etmen ve dinde Peygamber sallallahü aleyli ve selleme ittibâ etmendir" diye tarif etmiştir.

Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı "Risale fi Havâsi'l-İksîr" adlı eseri vardır.


4-FUDAYL BİN İYÂD

Horasan'da Merv şehrinde dünyaya gelmiştir. Semerkant'ta doğduğu da rivâyet edilir.

185 (801) yılının Muharrem'inde Mekke'de vefat etmiştir. Rivâyetlere göre, kendisi dağlarda yol kesicilik ile meşguldu. Bu kötü hareketlerinden tevbesine sebeb, bir câriyeye olan aşkıdır. Bir gün sevdiği câriyeyi görmek için evin duvarına tırmanmış,  tam o  esnada  câriyenin  Kur'ân-ı Kerim'den: "İman   edenlerin   kalblerinin   Allah'ı   anmaktan   ve   O'ndan   inengerçeği   hatırlamaktan   dolayı yumuşayacağı zaman daha gelmedi mi?" meâlindeki âyet-i kerimeyi okuduğunu işitmiştir. Bu âyet kendisine fevkalâde te'sir ettiği için hemen tevbe etmiş ve Mekke-i Mükerreme'de ölünceye kadar mücâvir kalmıştır.

Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:

"A'mâl-i sâlihayı insanlar için terk etmek riyadır, insanlar beğensin diye işlemek ise şirktir".

"Kim bid'at sahibiyle oturursa ona hikmet verilmez".

"İnsanı helâl kazanç ve doğruluktan daha faziletli hiçbir şey süsleyemez".

"Üç haslet vardır ki, kalbe darlık verir. Bunlardan birincisi çok yemek, ikincisi fazla uyku, üçüncüsü de gevezeliktir".

"Ben Cenâb-ı Hakk'a muhabbetimden dolayı ibadet ederim, ibadet etmemek elimden gelmez".


5- MA'RUF KERHÎ

Ebû Mahfûz Ma'rûf  bin Fîruz Kerhî meşâyihin büyüklerindendir. Bağdadlılar onun için: "Onun kabri mücerreb bir tiryâktır, tevessül bütün elemleri giderir" derlerdi.

Ma'rûf 200 veya 201 (816) senesinde vefat etmiştir.

Ma'rûf meşâyihin büyüklerinden olan Seriyy-i Sakatî'nin hocasıdır. Üstad Ebû Ali Dekkâk der ki: "Ma'rûf un ebeveyni hıristiyandı. Kendisi sabî iken bir muallime gönderdiler. Hoca bir gün derste "sâlisü selâse" yani Allah üçün üçüncüsüdür, üçlünün biridir  (Teslis) de, dedi. Ma'rûf, "O birdir"  diye itirazda bulundu. Muallim itâat etmediğini görünce onu dövmeye başladı. Ma'rûf da bu hâdiseden sonra evini terk edip kaçtı. Ebeveyni: "Keşke bize istediği dini söyleseydi, zira biz muvafakat ederdik" dediler.

Ma'rûf, Ali bin Mûsâ er-Râzî'nin yanında İslâmiyet'i kabul ederek yetişmişti. Bilâhare evine giderek kapıyı çaldı. Kim o denildiği zaman: "Ben Ma'rûf um" diye cevap verdi. "Hangi din ile gönderildin?" sorusuna da: "Dîn-i Hanif üzereyim"  mukabelesinde bulundu.  Ma'rûf  un  bu  sözünden  sonra  ebeveyni  de  derhal Müslümanlığı kabul ettiler".

Seriyy-i Sakatî'nin Ma'rûf hakkında şöyle söylediği rivâyet edilir:

"Ben Ma'rûf u bir gece rüyamda gördüm, sanki arşın altında gibi idi. Allah meleklere sordu: "Bu kimdir biliyor musunuz?" Melekler hep birden: "Sen bilirsin ya Rabbi!" dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak buyurdu ki: "Buna Ma'rûf Kerhî derler. Bana olan sevgisinden dolayı kendisinden geçti ve bana mülâki olmadan, kendine gelemedi".

Ma'rûf, Dâvud Tâî'nin müridlerinden birine dedi ki: "Sakın ameli terk etme, seni ancak o amel Allah'ın rızâsına götürür". Mürid: "O amel hangisidir?" deyince, Ma'rûf: "Hakk'ın emirlerine itâate devam etmek, müslümanların işlerine koşmak ve onlara daima nasihatte bulunmaktır" diye cevap verdi.

Bir gün Ma'rûf ihvâna nasihat ederken şöyle buyurmuştur:

"Cenâb-ı Hak, bir kuluna hayır murad ettiği zaman, onun amel kapısını açıp, cedel kapısını kapatır; şayet şer murad ederse, o zaman da amel kapısını kapatıp, cedel kapısını açık bırakır".


6- SERİYY-İ SAKATÎ

Cüneyd Bağdadî'nin dayısı ve üstâdıdır. Ma'rûf Kerhî'nin talebelerinden olup, ilim ve takvâda zamanının seçkinlerinden idi. 257 (871) yılında vefat etmiştir.

Onun hakkında Cüneyd Bağdadî şöyle söylemektedir: "Ben Seriyy-i Sakatî'den daha âbid hiç kimse görmedim. Bugün  doksan  sekiz  yaşındadır, hasta olduğu zamandan başka kendisini yatarken görmüş değilim."

Yine Cüneyd'den rivâyete göre, Seriyy-i Sakatî: "Ben Bağdad'tan başka bir beldede ölmek isterim. Çünkü kabrim beni hüsn-i kabul etmezse rüsvâ olurum" demiştir.

Cüneyd'den  vâki'  olan  rivâyete  göre,  her  zaman  şöyle  dua  edermiş: "Ya Rabbi! Beni dûçâr-ı azâb edeceksen, züll-i hicâbından maadâ bir suçumla ta'zîb et!" Seriyy-i Sakatî der ki: "Bir gün Bağdad çarşısında yangın çıkmıştı, bir adamla karşılaştım; "Senin mülkün kurtuldu" dedi. Ben birdenbire "Elhamdülillâh" demiş bulundum. Otuz senedir, o anda söylediğim "Elhamdülillâh" için istiğfâr ediyorum. Diğer müslümanların yanan mallarına telehhüf etmek dururken, kendi malımın kurtulmasına şükretmenin azâbı içindeyim".

 Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:

"Cennetin kısa yolu, kimseden bir şey istememek, kimseden bir şey almamak ve başkalarına verecek bir şeyi bulunmamaktır".

"Kulun derecesini yükselten dört haslet vardır, bunlar da: İlim, edeb, emanet ve iffettir".

"Lisan kalbin tercemanı, yüz ise onun aynasıdır. Kalbin gizlemek istediği şeyler yüzde belirir."

"Üç türlü kalb vardır: Birincisi, dağ gibi olan bir kalbdir ki, hiçbir kuvvet onu yerinden kıpırdatamaz. İkincisi, kökleri sabit, rüzgârın te'siriyle meyleden bir hurma ağacı gibidir. Üçüncüsü ise, rüzgârla birlikte sağa ve sola uçuşan kuş tüyünü andırır".

"Beş şey vardır ki çok güzeldir:

1. İşlenen günahlardan nâdim olup ağlamak,

2. Mevcut olan kusurları terketmek,

3. Cenâb-ı Hakk'a itâat etmek,

4. Kalblerden pası silmek (dünya râbıtasını kesmek),

5. Hevâ ve hevese uymamak".


7- BİŞR-İ HAFÎ

Ebû Nasr Bişr bin Hafî'dir. Aslen Merv'li olup, Bağdad'ta yaşamış ve orada 227 (842) tarihinde vefat ermiştir.

Bir gün yolda giderken üzerine basılmış ve kirlenmiş bir kağıt parçasında İsm-i Celâl'in yazılı bulunduğunu görmüş, yanında mevcut olan bir dirhemle güzel koku satın alarak, kâğıdı temizlemiş ve bir duvarın kovuğuna sokmuştur. O gece rüyasında: "Ya Bişr! Sen benim adımı tathir ettin, senin de adın dünya ve âhirette temiz kalacaktır" denilmesi tevbesine vesile olmuştur.

Bişr'in güzel sözlerinden bazıları şunlardır: "Bir gece rüyamda Fahr-i Âlem sallallahü aleyhi ve sellemi gördüm. Bana dedi ki: - Ya Bişr, bilir misin? Allah senin kadrini akranın arasında niçin yüceltti? — Hayır, ya Resûlâllah! dedim. Buyurdular ki: -Benim sünnetime ittibâ etmen, sâlih kimselerin hizmetinde  bulunman,  din  kardeşlerine  va'z  ü  nasihat  etmen, ashâbımı ve ehl-i beytimi sevmen, seni menâzil-i ebrâra isâl etti".

"Halkın kendisini tanımasından hoşlanan kimse, âhiretin tadını alamaz".

"Ahmağa bakmak, gözü ağlatır, cimriye bakmak da kalbi daraltır"

"Tasannu' yapmamaya değil, onu terketmeye çalış".

"Seninle şehevât  arasında  demirden  bir  duvar  olmadığı  müddetçe,   yaptığın  ibadetlerin  tadını bulamazsın".

"Dua, günahları terketmektir".


8-HÂRİS BİN ESEDİ'L-MUHÂSİBÎ

Ebû Abdillah bin Hâris bin Esedi'l-Muhâsibî, ilim,  takvâ, muamele ve hâl itibariyle zamanının nazîri olmayan ricâlindendir.

Basra'da doğmuş ve 243 (857) senesinde Bağdad'ta vefat etmiştir. Babasından kalan mühimce bir servetten hiçbir şey kabul etmemiştir. Son demlerinde, meteliğe muhtaç bir duruma düşmüştür.

Abdullah bin Hafîf der ki: "Meşâyihimizden beş kişiye iktidâ edin, diğerlerini kendi hâllerine bırakın. Bu beş zât ise: Ese-di'l-Muhâsibî, Cüneyd, Muhammed bin Rüveym, Ebû'l-Abbas bin Atâ ve Amr bin Osman el- Mekkîdir.  Çünkü bunlar,  ilim ve hakâyıkı cem'  etmişlerdir;  yani şeriat ve hakikati bilirler,  halka yeteri kadarını ve iktizâ ettiği miktarı anlatırlar. Kendisine ikti-dâ edilen şeyh-i ârif hastalıkları ve onların ilâçlarını iyi bilmelidir ki, her hastaya hastalığının ilâcını verebilsin".

Hâris-i Muhâsibi'nin güzel sözlerinden bazıları şunlardır:

"İçini ihlâs ve murâkabe ile tashih eden kimsenin dışını Allah mücâhede ve sünnete ittibâ ile süsler".

"Teraziye konan şeylerin en ağırı, güzel ahlâktır".

"Herşeyin bir cevheri vardır, insanın cevheri akıl, aklın cevheri de sabırdır"

"Zâlim, onu insanlar methetse bile zararda, mazlûm, insanlar  tarafından zemmedilse bile selâmettedir. Kanaatkâr kimse fakir de olsa zengin, haris olan da zengin dahi olsa fakir durumundadır".


9- DÂVUD TÂÎ

Adı, Süleyman Dâvud bin Nâsıri't-Tâî'dir. Şânı yüksek olan ricâldendir. Kendisine miras kalan yirmi lira ile, yirmi sene yaşamıştır. Kendini zühd ve takvâya verişinin muhtelif sebebleri zikredilmektedir.

Gece yaptığı niyâzlarda: "Ya Rabbi! Senden olan korkum, bana dünya humûm ve  gumûmunu  unutturdu, uykuma mâni oluyor, uyumak istemiyorum" derdi.

Sulehâdan biri vefatından bir gece evvel kendisini rüyada görmüş, koşuyormuş. "Ne oluyorsun" diye sorunca: "Zindandan kurtuldum" diye cevap vermiş. Rüyayı gören zât uykudan uyanınca halka Dâvud Tâî'nin vefatını âh ü figan içinde bağırarak ilân etmiştir.


10-ŞAKîK BELHÎ

Adı, Ebû Ali Şakîk bin İbrahim el-Belhî'dir. Şakîk, Horasan meşâyihindendir ve bir zenginin oğludur. (790) senesinde vefat etmiştir.

 Bir gün Türkistan tarafına ticaret için gitmiş, bir puthâneye rastlamıştı. Orada, putlara hizmet eden biri ile karşılaştı. Onun başı ve sakalı tıraşlı idi. Şakîk dedi ki: "Şu sana hiçbir fayda ne zararı olmayan putları bırak da,  Hayy,  Alîm ve Kâdir olan Hâlik'a ibadet et!" Hâdim cevaben dedi ki: "Eğer Allah senin dediğin gibi olsaydı, sana rızkını memleketinde verir ve kazancın için bu zahmetlere sokmazdı".

İşte Şakîk'in zühdüne sebeb olan hâdise budur. Onu zühde sülûküne sebeb olarak rivâyet edilen diğer bir hâdise de şudur:

Şakîk, kıtlık zamanında bir kölenin gülüp oynadığını görmüş; kendisine: "Nedir bu neş'en? Âlem kath u galâdan kırılıyor, sen neşat ve sürûr içindesin" deyince, kölenin: "Bundan bana ne; benim efendimin bir köyü var, ne istersek orada buluruz" demesi üzerine Şakîk, kendine gelerek: "O, âciz, bir mahlûk olan efendisinin köyü olduğu için üzülmüyor, Mevlâsı gani olan bir müslimin üzülmesine ne lüzum vardır" diye düşünmüştür.

Şakîk'in güzel sözlerinden örnekler:

"Bir adamı tanımak istersen Allah'ın kendisine va'dettikleriyle, insanların ona va'dettiklerinden hangisine kalbi daha çok inanıyorsa, hüviyetini derhal öğrenirsin. Keza bir adamın takvâsını anlamak istersen, kabul ettiğine, reddettiğine ve sözüne bak".

"Tevekkül Cenâb-ı Hakk'ın va'diyle kalbini doyurmaktır".

"Dünya ile nefsini helâk etmekten sakın; rızık hususunda endişeye mahal yoktur, çünkü senin rızkın başkasına verilmez".

"Kalbini dünya arzularından temizle ki, oraya âhiret sevgisi ve Cenâb-ı Hakk'ın mükâfatı yerleşebilsin".

"Sabır ve rızâ iki ayrı şeydir. Bir iş yapmak istediğin zaman, başlangıcı sabır, sonu da rızâdır".

"Şayet rahat olmayı istersen, yemek ve giyim hususunda kanaat et, Hakk'ın takdirine de râzı ol".

"Cenâb-ı Hak, itâat eden kullarını öldükleri zaman diriltir, günahkâr kullarını da diri iken (kalplerini) öldürür".


11-EBÛ YEZîD BİSTÂMÎ

Adı, Ebû Yezîd Tayfur bin İsa el-Bistâmî'dir. Dedesi Mecûsi iken İslâmiyet'i kabul etmiştir. Bistamî'nin Âdem ve Ali adlarında iki kardeşi vardır. Bunlar da kendisi gibi âbid ve zâhid kimselerdi, fakat vecd ve hâl itibariyle içlerinde en kıymetlileri Bâyezid'dir. Bistâmî, 234 (848) veya 261 (875) senesinde vefat etmiştir.

Bir gün kendisine bu irfana nasıl ulaştığı sorulduğu zaman: "Aç karın ve çıplak bedenle" demiştir. Yani "Ne sahan sahan yemek, ne de kat kat elbise peşinde koşmakla" demek istemiştir.

Bir sözünde der ki: "Otuz senelik mücâhedem esnasında ilim ve ona mütâbaat kadar hiçbir şey bana zor gelmedi. Eğer mesâilde ulemânın ihtilâfı olmasaydı, ben de bilgimle olduğum yerde kalırdım. Tevhîd halinde ulemânın ihtilâfı rahmettir".

Bistâmî'nin Kur'ân-ı Kerim'in tamamını fasılasız ezbere okuduğu rivâyet edilir. Onun sözlerinden bazıları şunlardır: "Bir gün Allah'dan bana, yemekte, içmekte ve kadında ancak yeteri kadar, yani kifâf-ı nefs miktarı versin diye dua ettim. Sonra düşündüm ki, Peygamber Efendimizin istemediği şeyi ben Allah'dan nasıl isterim? Bununla beraber sonraları Cenâb-ı Hak, kadın hususunda bu kanaati ihsan buyurdu. Ondan sonra karşıma ha bir kadın, ha bir duvar çıkmış fark etmezdim".

Kendisine "Nefse Allah yolunda en zor gelen şey nedir?" diye sordular, "İfadesi mümkün değildir" dedi. "En kolay şey nedir?" dediklerinde: "Rızâyı Hakk'ı talep için vukû' bulan dualarımın kabul edilmediğini görünce, nefsimi bir sene su içmekten men ettim" dedi.

Bir gün yine "Otuz senedir kıldığım her namazda kendimi bir mecûsi addeder ve zünnârımı kesmek isterdim" demiştir.

Bâyezid, zühd ve takvâdaki menzilesini sordukları zaman: "Onda menâzil yoktur. Ben üç gün kendimi halktan çektim. Birinci gün dünyadan, ikinci gün âhiretten, üçüncü gün mâsivâdan ayrıldım. Dördüncü gün bir şey kalmayınca endişe etmeye başladım. O sırada hâtiften bir ses geldi: "Buradayken korku yoktur". İşte bunu istiyorum deyince, "Buldun buldun!" dendi.

"Bir adamı ızhâr-ı kerametle havada uçarken görseniz, sakın aldanmayınız. Tâ ki onu, evâmir ve nevâhî-yi ilâhiyyeyi ne sûrette tatbik ettiğini hudûd-i ilâhiyyeyi koruyup korumadığını, ahkâm-ı şeriati yerine getirip, getirmediğini bilir ve görürseniz, o zaman inanabilirsiniz".

"Ben Cenâb-ı Hakk'ı varlıktaki tecelliyâtıyla bilir ondan gayrini de nûruyla anlarım".


12-SEHL-İ TÜSTERÎ

Adı, Ebû Muhammed Sehl bin Abdillah Tüsterî'dir. Verâ ve takvâda asrının ferîdi idi. Keramet sahibi bir kimse olarak bilinir. Sehl, hacca gittiği zaman Mekke'de Zünnûn Mısrî'ye mülâki olmuştur.

Sehl, bir rivâyete göre 273 (886), diğer bir rivâyete göre ise 283 (896)'te vefat etmiştir. Üç yaşında iken dayısı Muhammed bin Sevvar'ı gece namaz kılarken görmüş ve yanına gitmiştir. Dayısı yatmasını söyleyince, gidip yatağına uzanmış, fakat kalbi gördüğü ile meşgul olmuştur. Sehl-i Tüsterî'nin yaşı biraz ilerledikten sonra, dayısı bir gün ona demiş ki: "Seni yaratan Allah'ı zikrediyor musun?" Sehl cevaben: "Nasıl zikredeyim?" deyince, dayısı: "Her gece dilini hareket ettirmeden, kalbinden üç defa: Allah benimle, Allah bana bakıyor, Allah beni görüyor, dersin" buyurmuştur. Sehl-i Tüsterî üç gece böyle yaptığını dayısına söyleyince, dayısı her gece yedi kere tekrar etmesini istemiş, bunu da yaptıktan sonra, yine dayısı tarafından bu sefer on bire çıkarılmıştır. Neticede Sehl, kalbinde tatlı bir duygunun hâsıl olduğunu anlamıştır.

Bundan sonra Sehl'in hayat hikâyesi kendi ifadesiyle şu şekilde devam etmiştir: Bir sene sonra dayım bana dedi ki: "Yâ Sehl! Allah bir adamla beraber olur, ona bakar, onu görürse, o adam Allah'ın emrine karşı gelir mi? Aman masiyetten sakın!" Sonra beni mektebe gönderdiler. Kur'ân-ı Kerim'i hıfzettim. Altı-yedi yaşlarında iken, arpa ekmeği ile on iki yaşıma kadar savm-ı dehir tuttum. On üç yaşıma geldiğim zaman, zihnimi bir mes'ele işgal ediyordu. Ailemden beni Basra'ya göndermelerini istedim. Bu hususta Basra uleması bana tatminkâr cevap veremediler. Oradan Abadan'a gittim. Hamza-i Hamedânî, bana istediğim cevabı verdi. Bir müddet yanında kalarak sözlerinden istifade ve âdâbından nasibimi alıp Tüster'e döndüm. Yirmi sene tedrici bir terbiye usulü ile üç, beş, on ve on beş günde bir iftar etmek üzere oruç tuttum. Birkaç sene seyahatten sonra tekrar memlekete dönüp, bütün gecelerimi ibadetle geçirmeye başladım.


13- HAMDUN KASSAR

Adı,  Ebû  Salih,  Hamdun  bin  Ahmed  bin  Ammâreti'1-Kas-sar'dır.  Aslen  Nişaburlu  olup,  Melâmiyye tarikatinin piridir. 271 (884) senesinde vefat etmiştir.

"Halka ne zaman hitap etmek câiz olur?" diye sordukları zaman, Hamdun Kassar: "Bilmediği bir farzı tebliğ için yahut bir bid'atten halkı korumak için" diye cevap vermiştir. "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l- münker" için demek istemiştir.

Hamdun Kassar'ın sözlerinden bazıları şunlardır:

"Kim kendi nefsinin, Firavun'un nefsinden iyi olduğunu zannederse, kibir göstermiş olur".

Birisi, Hamdun Kassar'a: "Bana ne tavsiye buyurursun?" deyince, o da: "Dayanabilirsen dünya için hiçbir şeye kızma" demiştir.

Hamdun'un candan bir dostu ölüm halinde yatarken, o da başucunda bulunuyordu. Adam ölünce, Hamdun kandili söndürdü.  Orada bulunanlar:  "Böyle bir zamanda kandile yağ konur,  sen niye söndürüyorsun?"  dedikleri zaman,  cevaben:  "Bu ana kadar kandilin yağı kendisinin idi,  bundan sonra vereseye intikal etmiştir" buyurdu.

Bir gün demiştir ki: "Eslâfın ahlâk ve etvârına bakınca, insan kendi kusurlarını görür ve ricâlullahın derecelerine kavuşamayacağını anlar".


14-BÛ'L-KASIM CÜNEYD BİN MUHAMMED

Pîr-i tarikattir. Aslı Nihavend'li olmakla beraber doğduğu ve yetiştiği yer Irak'tır. Babası şişe satıcılığı yaptığı için el Kavârirî denilirdi.

Fıkıhta Süfyân Sevrî mezhebini iltizam etmiştir. Yirmi sene dayısı Seriyy-i Sakatî ve Hâris Muhâsibî'ye mülâzemet etmiştir. 298 (909) tarihinde vefat etmiştir.

Cüneyd'e: "Arif kime derler?" diye sorulduğunda: "Sustuğun halde senin sırrını söyleyen kimsedir" diye cevap vermiştir.

Bir gün Cüneyd şöyle söylemiştir:  "Biz,  tasavvuf hakkındaki kîl-u kâiden bir şey öğrenmedik.  Ne öğrendikse perhiz, dünyayı terk, itiyâdat ve herkesin beğendiklerinden münasebeti kesmekle öğrendik. Bu sûretle tasavvufun ne demek olduğunu anladık".

"İrfan, Hakk'a yaklaşabilmektir. Yoksa birr ve ihsan yoluyla yapılan a'mâl ve harekât değildir" diyen bir adama, Cüneyd şöyle demişti: "İskaat-ı tekâlif eden zümre böyle konuşur.  Bence bu o kadar büyük bir kebiredir (günahtır) ki, buna nazaran hırsız ve zâninin hâli daha ehvendir. Zira ârif billah olanlar, a'mâl-i sâlihayı Allah'dan öğrendiler ve o hâl üzerine Allah'a döndüler. Ben eğer bin sene yaşasam, birre âit a'mâli zerre miktar eksiltmem".

Cüneyd, yine bir sözünde: "Resûlüllah'ın sünnetine âit yoldan başka bütün yollar halka kapalıdır. Yani o yolların hiç biri insanı Hakk'a götürmez. Bütün ömrünce Hakk'a yüzünü yöneltmiş olan bir kimse, bir lâhza için yüz çevirse, kaybı o güne kadar olan kazancından daha çoktur".

"Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemeyen ve hadîsi zapt etmeyen bu tarike intisap edemez. Zira bizim bu ilmimiz

Kitab ve sünnetten mukayyettir ve hadis-i Resûlüllah ile takviye edilir". Cüneyd'in Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki yazma risaleleri şunlardır:

 1. Resâilü'l-Cüneyd,

2. Kitâbu Duâi'l-Ervâh,

3. Kitâbu'l-Fenâ,

4. Risale fi'l-Ulûhiyât,

5. Risale fi't-Tefsir,

6. Risale fi'l-Fark Beyne'l-İhlâs ve's-Sıdk.


15- EŞ-ŞİBLÎ

Adı, Ebûbekr Dülef bin Cahder eş-Şiblî'dir. Bağdad'ta dünyaya gelmiş ve orada yetişmiştir. Cüneyd'e ve zamanının meşâ-yihine mülâki olmuştur. İlim bakımından zamanın eşi benzeri bulunmayan bir kişisi idi.

Şiblî, seksen yedi sene yaşamış ve 334 (945) senesinde Bağdad'ta vefat etmiştir.

Onun bidâyette mücâhede-i nefsiyyesi haddin fevkinde idi. Geceleri uyumamak için gözlerine tuzdan sürme çekerdi. Ramazan ayında ibadet ve tâate verdiği hız, zamanının insanlarının üstünde idi.

    

 
Geri