NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
GAYESİ

TASAVVUFUN GAYESİ
 

Tasavvuf dünyanın süsünden yüz çevirmek, insanların meylede geldiği geçici lezzetlerden korumak, Hak ile beraber, Hakka yönelmektir.

Tasavvufun gayesi Hakk'ın rızâsını kazanmak için nefisleri temizlemekten, güzel ahlâk sahibi olmaya çalınmaktan, kısaca Allah ve Rasûlullah’ın ahlakıyla ahlâklanmaktan ibarettir.

Önceleri tasavvufun zuhurundan maksat, ahlâkı güzelleştirmek, nefsi terbiye etmek, yani nefsi dîne ram, dini nefs için vicdan kılmak, nefsi, dinin hükmü altına sokmak, salih ameller ve güzel ahlâk ile süslenmekti.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur. Tasavvufun ulaşmak istediği gaye, ahlâkın kemâl mertebesine varmak için, en güzel örnek olan Hz. Muhammed (s.a.v.) in gerçek varisi olmaktır.

İnsan, ceset ve ruhtan meydana gelmiştir. Lâtif olan ruh, kesif olan bedene girince maddî varlığın ruh üzerinde yaptığı tesirler, ruhun berraklığını söndürür. însanın ruhî olgunluğu nefis tezkiyesi ile tahakkuk edeceğinden, ruhun beden üzerine üstünlüğünü temin için alınan tedbirler de tasavvufun gayesini teşkil etmiştir.

İnsanların yerine getirmesi gereken dinî hükümleri, zâhirî ve batını ameller olmak üzere iki kısımda mütalâa etmek mümkündür. Fertlerin maddî yapılarını ilgilendiren hükümler ile kalbini alâkadar eden ameller olarak da tarif edebiliriz.

Zahiri hükümler, emir ve nehiy olmak üzere iki kısımdır. Emirler, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmektir. Yasaklar da adam öldürmek, hırsızlık, içki içmek v.s. olarak zikredilebilir.

Kalb ile ilgili hususlarda da emir ve yasaklar mevcuttur. Emirler, âmentü'nün esasları, ihlâs, rızâ, doğruluk, huşu', tevekkül v.s., yasaklar da küfür, nifak, riya, gurur, haset v.s. dir.

İbadetler imanımızın kemâle ermesini temin eden vasıtalardır. İnsanların yaradılış sebepleri, Rablerini tanımak ve O'na ibâdet etmektir. İbâdet mübtedî için bir sabır işidir. Ancak ubudiyet makamına ulaşmış insanlar bunu bir zaruret olarak benimserler. Bu hal onlarda yemek, içmek, uyumak ve hatta onlardan da öte ihtiyaç duyulan bir durum arz eder.

İnsanların mezmum sıfatlardan kurtulup, güzel ahlak sahibi olmaları, kalb temizliğine bağlıdır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur:

“O gün ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah'a temiz bir kalble gelenler (kurtulurlar).” (1)

Sanma ey hâce ki senden zer-ü sîm isterler,

Yevme lâ yenfauda, kalb-i selîm isterler.


Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de bir hadîslerinde:

“Allah sizin maddî varlığınıza ve suretlerinize değil,  kalblerinize bakar.”(2) buyurmuştur.

Tasavvufî esasların hemen hepsi (sohbet, zikir, halvet v.s.) tasavvuf erbabının Kitap ve Sünnet'ten iktibas ettiği hükümleri içine alır. Bu esaslar şekil ve yer bakımından bedenî, ruh ve cevher cihetiyle de kalbidir.

Tasavvufta aslolan, kalbin çeşitli hastalıklardan temizlenerek, şifa bulmasını temin etmek, onu güzel sıfatlarla süslemektir.                         

Allah Teâlâ'ya ulaşmanın yolları tevbe, muhasebe, havf u recâ v.s. gibi kalbî makamlarla, sıdk, ihlâs, sabır v.s. gibi güzel hasletlerdir. Sâlik bu vasıflarıyla Hakk'a yaklaşır, marifet ehlinden olur ve bu suretle en yüce ma'nevî derecelere ulaşır.

Allah Teâlâ'ya ulaşan yollarda seyretmek, salih müminlerin vasfıdır. Bu yolu peygamberler göstermiş, onların varisleri olan âlim ve mürşidler de insanları bu yola sevk etmişlerdir.

İslâm dininde gaye olan “i'lâ-yı kelimetullah” (tebliğ) vazifesinin büyük bir kısmı, tarikat uluları tarafından yerine getirilmiştir. Bütün tarikatların hedefi, insanları, tek yol olan “Tarikat-ı Furkaniye, Tarikat-ı Muhammediyye” ye ulaştırmaktır. Her tarikatın bu yola yöneltme vasıtalarında bazı değişikliklerin olması tabiîdir.

Dünya yüzünde insanlar umumiyetle ulvî ve süflî olmak üzere iki kısımdadırlar. Ulvî olanlar Allah Teâlâ'ya ulaşan yolları bilen ve bulan kimselerdir. Süfliler ise bu yollan bilemezler veya bilmezler, daha doğrusu bilmek istemezler. Bu gibi kimseler için Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmuştur:

“Halik Teâlâ kimi hor kılarsa, onu yükseltecek bir kimse bulunmaz. Şüphe yok ki Allah dilediğini yapar.”

Allah'a ulaşan yolun gerçekte tek olduğunu belirtmiştik. Bazı âlimlerin ileri sürdükleri çeşitli yollardan murat, insanların istidat ve karakterlerinin çeşitli oluşundandır. Bu söz, tarikatların gayelerinin tek olduğunu ifâde eder. Zira bütün tarikatlar Hakk'ın hoşnutluğunu kazanmayı temin için “terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hesti, terk-i terk” fikrini kabul etmiştir. Fakat bu rıza, zaman ve mekân, şahıs ve ahvâl cihetinden çeşitli olabilir.

Allah Taâlâ insanları çeşitli karakterde ve farklı kabiliyette yaratmıştır. Her müslüman kendi durumuna göre sorumluluk taşır. Meselâ ashab arasında çeşitli meziyetlere sahip pek çok kimse vardı. Her biri kendi kabiliyetine göre İslâmı temsil etmiştir. Hz. Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (r. anhüm) da birbirinden farklı özellikler göze çarpmaktadır. Buna rağmen hiç birinin Hak yoldan uzaklaştığını düşünemeyiz.

Tarikatların çokluğundan murat da insanlardaki bu karakter ayrılıklarından neş'et etmektedir. Güzel sanatlara âşinâ veya bunlardan zevk alan kimselerin bir araya gelmeleri tabiîdir. Bugün, gayeleri aynı olan cemiyetlerin çokluğu da, bu zaruretin bir neticesi olarak düşünülebilir. Bu halin gayelerin vasıta, vasıtaların gaye olduğu durumlarda tehlike arz edeceği unutulmamalıdır.

Tarikatlar, kuruluş gayeleri itibariyle cemiyete karışmış, devletlerin içtimaî siyasî ve iktisadî hayatlarında büyük rol oynamış, İnsanları tek yolda   (Kur'ân yolu)  birleştirmek istemiştir,  ihtilâflar, vasıtaların gaye kabul edildiği devirlere aittir.

Müslümanların imanlarını "güçlendirmek, olgunlaştırmak hedefine yönelik bu teşekküller, bütün irşad vasıtalarından faydalanmayı bilmişlerdir. Bugün haberleşme vasıtalarının çoğalması, teknik imkânların artması, irşad için büyük kolaylıklar temin etmiştir.

Nefsi dine râm, dini nefs için vicdan kılmak hal ile mümkündür. Bu yüzden tasavvufun “kâl” den ziyâde “hâl” ilmi olduğunu söyleyebiliriz. Tatmak ve sevmek, seyr u sülük neticesinde hissedilir, «tatmayan bilmez» sözü, bu hususu belirtmek içindir. Yûnus'un “Ballar balını bulması” da böyle olmuştur.

Felsefî düşünce aklî delillere dayanır. Tasavvuf aklın ötesinde, keşifle marifetullaha ulaşmaktır. Kalb gözüyle Hakk'ı müşâhade eden, ilmel-yakînden, ayne'l-yakîne ve Hakka'l-yakîne yükselir.

 Tasavvufta gaye sevr-i cemâl ve kesb-i kemaldir. Allah Teâlâ'ya yakınlık, bir müslümanın mi'racıdır. Peygamber (s.a.v.) “Namaz müminin miracıdır” buyurmakla, Allah'a yakınlığın bu ibâdet sayesinde bütünleşeceğini ifâde etmiştir. Çünkü namaz, her şeyi bir kenara iterek, bütün varlığıyla Hakk'ın huzurunda olmanın zevkine varmak, gerçek sevgiye ulaşmanın arzusuyla yanmaktır. Bu sevgi ruhu, o büyük varlığa yüceltir. Bu sevginin, bütün benliğimizi sardığı, damarlarımızda dolaştığı, kalblerimizi titrettiği, tüylerimizi ürperttiği zaman varlığı hissedilir. İlâhî aşk, secdeye varan başımız ve ezan sesleriyle dolan gönlümüzde yaşar ve artar.


************************************************************************************************

1- eş-Şuara, 89.

2- Müslim, IV/1987. Bâbu Tahrimi zulmi'l - Müslim, Hadis: 33.

(Dr. Selçuk ERAYDIN, Tasavvuf ve Tarikatlar 27,28–40,42)




 
Geri