NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
ISTILAHLARI

TASAVVUF ISTILÂHLARI
 

Mahir İZ


Tasavvuf ilminin, çok geniş ve derinlemesine incelenip te'vil ve tefsîr olunmuş, bir ıstılâh (terim) lügati vardır. Biz burada okuyucuya yeterli bilgi verecek şekilde mühim olanlarını ele alarak mânâlarını vereceğiz.


TARİKATTE USUL-İ AŞERE


Tarikatte on usûl vardır ki, Necmüddin Kübrâ rahmetullahi aleyh "Usûlü'l-Aşere" adlı eserinde bunları şu şekilde sıralamıştır:

1. Tevbe, 2. Zühd, 3. Teveklül, 4. Kanaat, 5. Uzlet, 6. Zikre mülâzemet, 7. Tamamıyla Hakk'a dönmek, 8. Sabır, 9. Murâkabe 10. Rızâ.

İşte bu esasların hakikatleri iyi anlaşılırsa, İslâm tasavvufunun rûhu meydana çıkar. Bir kısım dervişlerin ve bazı müteşey-yihlerin telkin ettikleri ve halkı hak ve hakikatten uzaklaştıran mânâlara ve te'villere kapılmamak için bu esasların bir bir tahlil edilmesi icabetmektedir.


1. Tevbe:

Tevbeyi Peygamber Efendimiz "nedâmet"le tarif buyurmuştur. Yani bir mü'min beşeriyet iktizâsı bilerek bir günah işler veya bir hatada bulunursa bundan dolayı çok üzülür, kendi kendini levmeder, pişman olur ve bütün hayatmca bir daha işleme-meye karar verirse, târif-i nebeviyyeye uygun tevbe etmiş olur. İşte bu tevbedir ki, günahı kökünden söker götürür. Yine Efendimizin: "Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" meâlindeki hadîs-i şerifinin hükmü tebeyyün eder. Yoksa şâirin tasviri gibi, elde tesbih, dilde tevbe, fakat kalbi arzuladığı hevâ vü hevesiyle meşgul olursa, nefesi tevbe kapılarına ulaşamaz.


2. Zühd:

Her türlü mesâviden, kîl-ü kâiden, abesten sakınmaktır. Bu, kuvvetli bir irade mes'elesidir. Çünkü cemiyet içinde bundan kurtulmak çok müşkildir. Görülen herhangi bir kötülüğü Peygamber Efendimizin tarifi veçhile, "Önce eliyle, eğer muktedir değilse güzellikle söyleyerek diliyle iknâa çalışmak, ona da imkân bulamazsa, oradan uzaklaşarak kalbi ile nefret etmek" zühddür. Fakat, başkalarına gördüğü kötülüğü anlatmak ve onun izâlesinin lüzûmunu belirtmek, zâhidin ayrıca vazifesidir. Yoksa "Benim neme lâzım, günahı kendisine âittir" derse, vazifesini tam yapmamış, zımmen günaha iştirâk etmiş olur. "Zühd, yalnız zâhidin kendisine âit değildir, halkı da koruması tarikin icabıdır." Ancak herhangi bir kötülük zikredilirken, onu yapanların teşhisi ve ilânına lüzûm yoktur; kötü olan fiildir. Maksat fiili zem ve takbihtir.

Yapanın şu veya bu olması, kötülüğün hüviyetini değiştirmez, olabilir ki kötü hüviyetini taşımış olan kimse fi'lin icrâsından bir an sonra nedâmet etmiş, karşısındakinin kalbini almış ve ihkâk-ı hak etmiştir. Bilfarz vak'ayı bir gün, sonra nakleden zâhid, bilmiyerek gıybet çukuruna düşebilir. Onun içindir ki vak'ayı anlatıp, halkın sakınmasını te'mine çalışmak, hakk'a rehberliğin icabıdır. Asr sûresindeki emir de böyledir.


3. Tevekkül:

Yer yer ve zaman zaman yanlış tefsire mâruz kalan esaslardan biri de tevekküldür. Tevekkül, her işte bütün sebebleri yerine getirdikten sonra, Hak'tan vâki olan ve olacak tecellîye mun-tazır olmaktır; yani Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi deveyi bağladıktan sonra Hakk'a bağlanmaktır.6 Evin kapısını açık bırakmak, hırsıza girebilirsin demek olur. Bu Hakk'a tevekkül değil, hâşâ Allah'a bekçilik teklif etmek demektir. Tevekkül, kulca, yapılması lâzım gelen herşeyi yaptıktan sonra Hakk'a ilticâ etmektir. Yani kulun kudret ve vüs'ati dahilinde, her ne yapılmak icabediyorsa, hepsini yapıp, Hakk'a boyun eğmektir. Yoksa "Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler" sözünü anlamadan, tevekküle tatbik etmek vebâl olur. Kul, Hakk'ın verdiği cüz'î iradeyi kullandıktan sonra, Mevlâ'nın tecelliyâtını beklemelidir.


4. Kanaat:

Bu esas da çok kere yanlış tefsir ve te'vil edilen on esastan biridir. Kanaatin tükenmez bir hazine olduğu, kanaat edenin açlığı kalmıyacağı yolunda ve bu meâldeki ehâdis yanlış tefsirlere mesned gösterilmiştir. Kanaat, çalışıp çabalıyarak, bütün cehdi-ni sarfettikten sonra, eline geçene razı olmaktır. "Ben on saat çalıştım, on lira aldım, o beş saat çalıştı, yüz lira kazandı" dediğin zaman, kanaatin ne demek olduğunu anlamadığın meydana çıkar. Cenâb-ı Hak herkesin erzakını birer sebebe bağlayarak taksim etmiştir.7 Senin nzk-ı maksûmun her ne ise, o eline geçecektir. Bugün on saatte on lira, yarın beş saatte yüz lirayı sen kazanacaksın; o ise, bir gün evvel senin kazandığına sahip olacaktır. Bütün kâinat her gün başka tecelliye mazhardır. Sen de onların içindesin. O gün, o an Hak'dan her neye mazhar oldunsa, ona teşekkür etmek hakikî kanaattir. Çoğa sevinip, aza üzülmek kanaat değildir. Şâir ne güzel söyler: Rızk-ı maksûma kanaattir meâli hikmetin.


5. Uzlet:

Bu mefhûm da, halktan uzaklaşıp, bir köşeye çekilmek ve ibadetle meşgul olmak zannedilmiştir. Halbuki: Uzlet, iş zamanı içinde, halkın arasında bulunmak ve onlara faydalı olmak, iş zamanı dışında "leh ü la'b", "hevâ vü heves" peşinde koşanların arasında bulunmamak için evine, ailesinin yanma dönmek ve onlara faydalı olmaya çalışmaktır.
Yoksa herkes halktan teberri edip, bir köşeye çekilecek olursa, emr-i bi'L-ma'rûf nehy-i ani'l-münker vazifesini kim yapacak? Yine Asr sûresi bize rehberlik edecek, hüsrana düşmemek için birbirimize hakkı ve doğruyu göstermek ve anlatmak; iş zamanı daima halkın arasında bulunmak iktiza edecektir.


6. Zikre mülâzemet:


Zikre mülâzemet etmek, zikirden hâlî kalmamak demektir. Zikre mülâzemet, daima Hakk'ı hatırlamak ve anmaktır.

"Unuttuğun zaman Rabbini zikret" âyet-i kerimesinin meali, "Rabbini hatırından çıkarma" demektir. Beşerî gafletle mâsivâya rabt-ı kalb edildiği zaman, derhal kendine gelip, mâsivânın halikını düşünmek lüzumunu ihtardır. Bunu te'yid eden diğer:
"Ayakta, otururken ve yattıkları zaman Hakk'ı ananlar, yerin ve göğün sebeb-i hilkatini düşünerek şöyle derler: "Yâ Rabbi, görülüyor ki sen bunları boş yere yaratmadın, hepsinin muhakkak sebebleri vardır. Biz hata edersek, sen bizi azâbdan koru" mealindeki âyet-i kerimede de sarahaten görülüyor ki, zikre mülâzemet, tefekkürle Hakk'ı anmaktır. Yoksa bir fikre istinad etmeden, düşünmeden, ne yaptığını bilmeden
"esmayı hüsnâ"yı çekmek, Kur'ân'ın, zikri tarif ettiği medlule uygun düşmez. Evvelce de bahsedildiği gibi en büyük ve etemm-i zikir namazdır. İnsan bütün varlığıyla, Kur'ân ile salâvât ile dua ile bir arada namaz içinde Hakk'ı zikretmiş oluyor. Namazda okuduğunun manasını bilmeyenler bile, okuduklarının lafzını düşünmeleri, namazın huşu'unu sağlar.
Farz ve nafile ibadetler dışında zikre mülâzemet nasıl te'min edilir?
Evinden çıkıp, işine giden adam, karşısına çıkan canlı-cansız neye baksa, ondaki varlığın Hak'dan olduğunu düşünmesi zikirdir. Saksıdaki çiçeğe, uçan kelebeğe, vızıldayan arıya, rastladığı karınca yuvasına, uçuşan kuşlara, hülasa yerde ve gökte ne görürse onu ibretle düşünüp, Halik’ın kudretini anması zikirdir.

Oduncu baltasını sallarken, demirci örse vururken, bahçıvan toprağı bellerken, şâir şiirini, muharrir yazısını, müellif kitabını yazarken bileklerinde, kollarında, kafalarında mevcut kuvvetin ancak Hakk'ın vergisi olduğunu hatırlamak zikirdir.
Karada dolaşan, karadaki mahrukatı, vapurda, kayıkta gezen, denizleri, okyanuslara ve içindeki binbir yaratığı, uçakta giden, gökyüzünün azamet ve dehşetini ve bilenler Kur'ân-ı Kerim'de bunlara ait âyetleri hatırlayıp, Hâlik-i Kâinat'ın kudretini, azametini düşünmeleri hep ayrı ayrı birer zikirdir ki, Kur'ân-ı Kerim ile me'mur olduğumuz zikirler bunlardır; zikre mülâzemetten maksat da budur. Yoksa işi gücü bırakıp bir köşeye çekilerek tesbih çekmenin sevap yerine sorumluluğu arttıracağını bilmek zamanı artık gelmiş ve geçmektedir.

Evet sorumludur. Çünkü efdal-i ibadetin ne olduğunu ve hangi fi'lin kendisi için amel-i salih olacağını düşünüp öğrenmemiştir. Âlimin, Hakk'ın rızâsı için bilgisini yaymayı, parası olanın fazlasını yine Hakk'ın rızası için, başkalarına dağıtması; bedeni gücü olanın, onu muhtaç olanlara yardımda bulunması ve kendisinde mevcut o kudretin Hakk'ın bir lutfu olduğunu düşünerek hareket etmesi yine bir zikirdir. Zikri böyle etraflı artlamadan sofî hüviyeti tahakkuk edemez.

Zikir hakkındaki düşüncelerimizi, az ileride, yine ıstılahlar bahsi içinde daha genişçe arz edeceğiz.


7. Hakk'a tamamiyle teveccüh:

Allah'a bütün varlığıyla teveccüh etmek demek, ondan maadâ ne varsa hepsinden, yani bir kelime ile mâsivâdan kalbi temizlemektir. İşte o zaman bilkülliye Hakk'a dönülmüş olur. Zira herhangi bir ibadette, mahlûkattan herhangi birinde veya eşyada bir kuvvetin vücuduna inanmak şirk-i hafidir. Bunu düşünen, Hakk'a tamamiyle yönelmiş olmaz. Herhangi bir hâcetini, hakikatte kendi gibi âciz olup da, kaderin sevkiyle suyun başında bulunan birinden istemesi, teveccüh ve vuslata engeldir. Hele suyun başındaki nâkes olursa. Şâirin dediği gibi:


"Şâyet bir pespâyeyi yüksek mevkide görürsen asla ona ihtiyacını açma".


Yine şâirin beyanına göre:


Âhenden olsa da feleğin çek kemânını

Çekme cihanda siflelerin imtinânını.


"Eğer feleğin yayı demirden de olsa onu bükmeye gayret et, yani hayatın zorluklarına, acılarına göğüs ger, yeter ki, bu cihanda alçakların minnetini çekme".
Hülâsa, tamamiyle Hakk'a dönmek, devamlı bir mücâhede-i nefsiyye ile mümkündür.



8. Sabır

Kur'ân-ı Kerim'in yüz üç yerinde muhtelif vezinlerle geçer. Sabır kelimesine Cenâb-ı Hak, insanların bilhassa nazar-ı dikkatini çekmektedir.

Güzel bir söz vardır: "Sabır insanların bu ikinci şecâati belki birincisinden daha mühimdir".
Peygamber Efendimizin duaları meyânında: "Yâ Rabbi; beni gazab halinde adâletten ayırma" niyâzında mündemiç, sabır fazileti vardır. Sabır, nefis terbiyesinin şüphesiz en mühim bir merhalesidir. Çünkü her gün insanoğlu, maddî-mânevî birçok elem, ızdırap, keder ve ruhî teşevvüşlere maruz kalabilir. Kendisi bunları izâleye muktedir olamadığı zaman, türlü feveranlar yapar. Bunlar maddesine ve ruhuna zarar verir. Sabır terbiyesini edinmeyen insanlar daima isyân halindedir, isyân ise mutlaka zarar getirir. İsyan, şehevât-ı nefse ittibâyı arttırır. Şehevât-ı nefse sabretmek, nefsin hoşlandıklarını ve itiyadâtı terk yolunda sabr u sebât etmektir. Ma'siyetleri, alacağı tedbirlerle gidermeye muktedir olamayan insan, aczini düşünüp hayr u şerrin hâlikı ancak Allah olduğuna inanarak sabretmesi en büyük bir mertebe-i kemâldir. Bu rütbe, insanoğlunu her şeyden korur, mü'minin indallah derecesini yükseltir.

Ancak sabrı acizle, meskenetle, ihmalle, terâhî ile karıştırmamalıdır. Bu hâller izzet-i İslâm'ı rencide eder. Binaenaleyh elinde mevcut maddî ve manevî kuvvetlerle izâlesine muktedir olduğu nefsine ve cemiyetine râci her türlü kötülüğü ortadan kaldırmak şahsî bir vazifedir, bunun sabırla alâkası yoktur. Herkes, münkerin def'ine me'murdur.

9. Murakabe:

Murâkabe, herkesin, nefsini kontrol etmesinden ibarettir. Dünya ve âhiret vazifesinden fâriğ bulunduğu zamanlar, işlediği amellerin iyi veya kötüsünü düşünüp, iyi yaptıkları işler için şükür, kötü hareketleri için istiğfar ederek, kötülüklerin tekerrüründen Hakk'ın kendisini korumasına dua etmektir. Bu murâkabe bir nev'i bilânçodur, kâr ve zarar hesabıdır. Bunu her gün yapmayan, yani a'mâlini kontrol etmeyen hüsrana düşer, zarar muhakkaktır, programsız hayata sürüklenir. Bu murakabede rehber ve mürşidin söyledikleri de düşünülecektir. Bu rehber ve mürşid önce Kitab ve sünnettir veya bu hükümleri telkin ve irşâd eden zâttır. Murakabesiz geçen gün, ertesi güne ayna tutamaz, ışık veremez. İnsan gaflet perdesine bürünür, hakikatten nasip alamaz. Büyük mürşidler, murakabeleri esnasında ilham niyâz ederler, tecellîye göre hareket ederler, sâlikin ve mürşidin murâkabeleri ayrı ayrıdır.


10. Rızâ:

Tasavvufta bu makam, en son mertebedir. Her ne tecellî ve zuhûr ederse, içinden ona boyun eğmektir.

"Her şeyin bir sebebi vardır"meâlindeki âyet-i kerimeyi düşünerek, Müsebbibü'l-Esbâb'ın hikmetlerini anlamaya çalışmak: "Her bir güçlüğü, mutlaka bir kolaylığın takip edeceği"düstûr-i furkânîsini hatırdan çıkarmamak, dileklerine uygun tecelliyatta ifratla meserreti izhar etmemek, üzücü vak'alarda elemini duyduğu gibi açıklamamak sabır ile rızânın birleştiği noktalardır.

Kur'ân-ı Kerim'de Hızır ile Mûsâ kıssası, yine sabır ile rızâyı ilgilendiren, beşeriyetin kıyâmete kadar ibret alacağı derslerdendir.

İşte tasavvufun bu on esası, sâliki kemâl mertebesine ulaştırmak için en sağlam yoldur. Kendini irşâd için karşısına çıkacak rehberin zuhûruna kadar nefsini bu güzîde hasletlere alıştırması ve kendi kendine mutlaka bir rehber aramaya kalkmaması, hakikî sülûkün ilk merhalesidir. Tecellînin hangi yoldan geleceği belli olmaz. Mürşidin dışında rüyâyı sâliha veya ilhamlar olabilir. Kendi cehdiyle mertebe kazanan kimsenin basîretindeki cilâ, gözü açık âmâlara bile ışık verebilir.

Hülâsa, tasavvuf bu on temelde gayet güzel özetlenebilir. Tasavvufun eşkâl, merâsim ve âyine âit hususları teferruattan ibarettir.

Her müslümanın, bir tarike intisap etmese de, hükmen bid'at-ı seyyie sayılan hususlar dışında her tariki hoş görerek usûl-i aşere ile yol alması, eslem-i turuktur.


İLÂHÎ
Her kim bana ağyâr ise Hak Tanrı yâr olsun ona Her kanceru varır ise Bağ u bahar olsun ona.

Bana ağu sunan kişi Şehd ü şeker olsun işi Kolay gele müşkil işi Eli erer olsun ona.

Acı dirliğim isteyen Tatlı dirilsin dünyada Kim ölümüm ister ise Bin yıl ömür olsun ona.

Her kim diler beni hâr olam Düşman elinde zâr olam Dostları şâd-u düşmanı Dost mâşuk yâr olsun ona.


Âşık Paşa          


 
Geri